18 Aralık 2009 Cuma

bir yağmur yağsa, beraber ıslansak


Tam yeni bir başlık düşünürken yeni yazıma, gürül gürül yağmur yağmaya başladı bir anda. Bu sırada dünden beri İkinci Yenicilere takan benceğizin aklına Turgut Uyar'ın Korkak şiiri geldi. Şiir de şiir hani. Ordan da Denge şiirine geçiş yaptım. Bu aralar şiirle yatıp şiirle kalkıyorum sanırım. Cemal Süreya ile başlayan yolculuğum Özdemir Asaf ve Turgut Uyar'la devam ediyor. Sonra gecenin bir saati orta boy pizzayı tek başıma yiyip neden bunalımdayım diye düşünüyorum. Sanırım psot modernizmden biraz fazla etkilenmiş olucam ki; bir şey diyince aklıma yüzlerce şey geliyor, çağrışımlar birbirini kovalıyor ve tam olarak en sonunda hiçbir şey söyleyemiyorum. Yaklaşık bir saat sonra da Filizcim ve Nuricimle buluşmak için ayrılacağım. Sevgili Dürdane eğer bu satırları okuyorsa kıskansın, zira şu an dışarda gök ikiye yarılırcasına şimşekler çakaraktan yağmur yağıyor.

"Ki Karaköy Köprüsü'ne yağmur yağarken/ Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti /Çünkü iki kişiydik."

Artık curso de español'un ilk kurunu bitirmiş bulunmaktayım. Hem sözlü hem de yazılı sınavlarımdan muy bien'lerle geçtim. Sanırım bu sefer bu dili öğrenicem.

Hiiç dinlemediğim System of a Down'ın Lonely Day şarkısı takıldı efendim bir kaç gündür Alp sayesinde. "Aaa, ben bu şarkıyı biliyorum yahu" diye başlayan lonely day serüvenim şarkıyı sürekli loop'a almamla farklı bir seyir aldı. (Aynı cümle içinde iki tane almak kullanmak ne kadar da sinir bozucu bir şeydir!) Kısa ve net sözleri, 2.48 saniye süren melodisiyle (ki bence 1 dakikadan daha az sürüyor) bağımlılık yaptı. Dinlemediyseniz hiç dinlemeyin, boşverin kalsın.

Bir de kendim sınavsızlıktan olsa gerek kendimi yeni şarkılar keşfetmeye verdim. Tori Amos Sleeps with Butterflies olsun, Damien Rice The Blowers Daughter (Closer'ın en başında ve çok net hatırlamıyorum ama bir de sonunda kullanıyor olması lazım bu şarkının. Şarkıları kendinden bir adım önde olan filmlerden olmasına nedendir Closer'ın. Şarkısı filmden çok sevilir, bende öyle oldu en azından) olsun..Bir de bana Didem'in tanıttığı Cibelle'nin yorumuyla Green Grass var ki, o da harika bir şarkı. Böyle pürüzsüz gibi bir şey. Bir de son olarak Rainbow'un Temple of the King'inin nerdeyse orjinali kadar güzel bir Müslüm Gürses cover'ı var ki..Adı da Affet sanırım. Sözler hiç mi hiç sevmesem ve tasvip etmesem de Tuna Kiremitçi'denmiş yanlış hatırlamıyorsam. Şarkıyı seviyoruz diye, söz yazarını da sevmek zorunda değiliz ya sonuçta. Bizim sevgimiz şarkıya, saygımız da Müslüm Baba'ya (bulogumda Müslüm Baba diyeceğim hiç aklıma gelir miydi ki?) Ha bu arada Affet'i bir kere dinleyip sevmezseniz, bir daha dinleyin, yine olmazsa rkere daha dinleyin. Öyle tek dinleyişte hemen aşık olunacak bir şarkı değil. En azından benim öyle oldu. Ama oldu.

O zaman şimdi, bu yağmur, çamur ve gök gürültüsü altında zorlu Taksim yolları için hazırlanmadan önce yazımı bir Özdemir Asaf şiiriyle kapatıyorum:

benim düşlerimin içinde
o uyumuyordu, biliyordum
ben ne bir uykusunda onun
ne bir düş'ünde bulundum
bulunsaydım
vururdum.

Bir tane daha hiç fena olmaz hani. Bu da geçen Cumartesi ve Pazarımı renklendiren, bir kere daha görünce ne kadar özlediğimi ve bir o kadar sevdiğimi (sevdiğimi zaten hep biliyordum gerçi, yine yamukluk var cümlede) anladığım Ecemciğiime gelsin. "Ay tebi kıııız!"

bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
sana diyeceklerim söylemekle bitmez.
yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
adına düğümlendi.

bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
başka şehirleri özleyelim orda seninle.
bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
ikimize yetmez.






11 Aralık 2009 Cuma

grace kelly mi rita hayworth mı?


Daha önceki yazılarımdan birinde yanlış hatırlamıyorsam Mika'nın Grace Kelly şarkısını pek beğendiğimi söylemiştim. Bu beğeni o yazıdan beri katlanarak arttı. Zira artık sadece şarkıyı değil "modern külkedisi" Grace Kelly'i de pek beğenir oldum. Kendisini az da olsa bilmiyor değildim, iki fotoğrafını görmüşlüğüm vardı, ama ne kadar hoş ve asil bir hatun olduğunu zaman geçince fark ettim.

Grace Kelly'iyle başlayan 1930ler, 1940lar, 1950lar Hollywood'unun güzel kadınlarına merakım Rita Hayworth, Audrey Hepburn ve Greta Garbo ile devam etti. Yine de gerek hikayesi, gerekse saf güzelliğiyle Grace beni en çok çeken kadın oldu, ne diyim. 1950lerde oyunculuğa başlayan güzel kızımız 1955 yılındaki Cannes Film Festivali'nde Monaco Prensi'yle tanışıyor. E prens boş durur mu, akıllı ve zevkli adam tabi bir de prens üstüne, Grace'ciğimizin kalbini çalıyor. Çift 1956'da evlenince Grace de Monaco Prensesi oluyor ve oyunculuk kariyerinden vazgeçiyor. Kendisinin 6 yıllık oyunculuk yaşamına bir tane de En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını sığdırdığını söylersek yeteneğinin sınırlarını daha iyi anlamış oluruz. Modern külkedimizin Philadelphia'da başlayan hayatı, daha henüz 52 yaşındayken sona eriyor bir trafik kazasında.(Bu çok bilindik prenseslerin trafik kazalarında ölmesi bir tesadüf mü acaba?) Şimdi durup dururken neden bunu anlattım, ben de bilmiyorum. İçimden geldi diyelim. Biraz o bütün yeni dönem oyuncularını bilirken, eskileri hiç anmamamız olabilir mesela. Ya da Oscar yaklaşıyor ya, bir heyecan sardı beni şimdiden, onunla ilgili de bir şey olabilir en nihayetinde.


Bahsi geçen diğer yetenekli ve bence pek güzel kadınların da eminim inanılmaz hikayeleri vardır ama şu an sadece kendilerinin fotoğraflarını anma mahiyetinde buraya koyarak geçiştiricem. Yoksa onları da anlatmaya kalkarsam, bana bir şey kalmaz. Zaten çok bir hareketlilik de yok hayatımda son zamanlarda. 6 Ocak'a kadar sıkıntıdan patlayıp, sınavsızlıktan coşacağım (isn't it ironic, don't you think) bir döneme girmiş bulundum az önce son midterm'ümden de çıkarak. Ama derslerime girmeyi ihmal etmeyeceğim, bu aralar biraz boşlamış da olsam. Hasta oldum zira, hapşurdum, tıskırdım, öksürdüm. Faranjit olmuşum, azıcık da grip. Ama dün pek sevgili Efeciğin pek sevgili annesi bize çorba ve yemek yapmış. Ezgi, Berk ve ben Efe'ye gittik, bir güzel karnımızı doyurduk; bir de üstüne Aşk-ı Memnu izledik. Hayatımda bu kadar yavaş ilerleyip, bu kadar çok izleyeni olan başka ne bir dizi ne de film gördüm. Gerçi tam son dakikasında bombayı patlatıyor ve yine nefessiz izletiyor ama geçen o 2.5-3 saate yazık canım. Ne varsa yine How I Met Your Mother'da var.


En son yazımda Yıldız Kenter'in Kraliçe Lear oyununa gidiceğimden falan bahsetmişim. Çok umutlanmışım falan ama hiç de beklenildiği kadar iyi bir oyun değildi. 80'ini hayli aşmış Yıldız Kenter yien harika, sahnede amuda falan kalkıyor o yaşında ama oyun, çeviri falan kötü olunca, tek başına kendisi toplamaya yetmiyor. İzleyenler arasında Hande Ataizi falan vardı, onu gördük. Hakkaten pek güzel kadın, evet biraz estetik ameliyatı harikası ama olmuş yani, becermişler.

Son zamanlarda en çok döne dolaşa dinlediğim şarkı; Travis'in One Night'ı. Bir şarkı dinledikçe bu kadar güzelleşebilir mi yahu. Ekşi'de harika bir entry var bu şarkı üzerine. Onunla bitireyim bari bu yazımı, zira baş ağrısı canımı sıkmaya başladı..

"Sahi, ne demiştim? "bu hüzünlü konuşmanın ardından şimdi bitebilir her şey." (içten içe bitmemesini dileyerek) "böylece kızgınlıklar, kinler ve hırslar bitirmemiş olacak. hüzünlü bir vedayı hak ettik, sanıyorum.
O ne demişti? "eskisi gibi olur mu bilmiyorum ama hadi bana travis'den bir şarkı armağan et. kalmasın böylelikle hiçbir dargınlık. bu kadar basit olmalı zaten. bir şarkı ile unutulabilmeli bazı şeyler gerektiğinde"
one night demiştim hiç düşünmeden. her şeyin düzeleceğine inanmak istiyordum. renklerimden vazgeçmeye dahi hazırdım.
evet, dostluğumuz zarar görmüştü ama yeni bir gün başlamıştı bile.
but the damage's done
the new day's begun
yeni başlangıçlar eskileriyle harmanlanırken fonda eşlik etmek üzere yapılmış bir şarkı. kesinlikle öyle."


4 Aralık 2009 Cuma

aşiyan'da bir grup üniversiteli genç



O gün her şey saf bir kızın (bkz. ben) "Sosyoloji bölümünün bahçesinde ne var? Kapısı da açık, girsek ya içeri.." demesiyle başlamıştı. Sosyoloji bahçesinden Tevfik Fikret'in "sırça köşkü"ne, oradan da Aşiyan Mezarlığı'na nasıl ulaşılması kaderin bize bir çeşit oyunuydu. Tuğçe, Işıl, Çağla, Halef, Ercan, Murat ve Serkan'la birlikte Boğaziçi'nin ve Aşiyan'ın zorlu yollarından geçtik, nice mezarın üstüne bastık, nice kayaların üstüne çıktık. Bütün açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa rağmen hayatımdaki en eğlenceli mezarlık gezisiydi ve çok güzel "şeyler" gördük.

Mezar görme sevdası nerden geldi tam olarak hatırlamıyorum şimdi; ama ilk gördüğümüz mezar sevgili Tevfik Fikret'inkiydi. Evinin başucunda, muhtemelen Boğaz'ın en güzel göründüğü yerlerden birinde, usul usul yatıyor kendisi. Tevfik Fikret'in evinden alışık olmadığımız yollardan çıkmaya çalışırken bir anda kendimizi Kale Kapısı yolunda bulduk. Serkan'ın "Bakın bakın Edip Cansever'in mezarı!" demesiyle gözlerimiz Aşiyan'a çevrildi. Birden hangi ünlülerin Aşiyan'da yattıklarını düşünürken aslında hepimizin mezarları görmek için delicesine bir arzu içinde olduğunu fark ettik ve içeri daldık. Orhan Veli, Özdemir Asaf, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Attila İlhan, Tezer Özlü, Natuk Birkan, Aptullah Kuran gibi bir çok ismin mezarını gördük. Her gördüğümüz "tanıdık" mezarı, kendilerini sokakta görmüşüz heyecanı yarattı bizde. Hiçbir mezarlık gezisi de bu kadar tuhaf olamazdı heralde. Kimse mezarlık gezisi yapmaz zaten..Bu arada en çok Attila İlhan'ın mezarını beğendik sanırım, zira direk Boğaz'ın karşısında. "zaman" kavramı delisi Ahmet Hamdi'nin mezarının başında yazan iki mısrası pek anlamlıydı bir mezartaşı yazısı için: Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında. Edip Cansever'in mezartaşındaki ters karanfilse bir o kadar etkileyiciydi.


Aşiyan'dan bir şekilde kurtulabildiğimizde karşımıza çıkan Hisar'ı görüp, onun da içine girme heveslerimiz, gördüğümüz yerden girişin olmadığını fark edince suya düşse de, baya güzel manzaralı bir yer bulduk. Biraz yüksekte olduğu için ve yükseklik korkum had safhalarda olduğu için manzaranın tamamına vakıf olamasam da çok güzel olduğunu yüzlerdeki ifadelerden çıkardım.

En sonunda daha fazla atraksiyon yaşamadan okula, normal hayata, derslere falan döndük. Bugün de bütün derslerime girerek kendi rekorumu kırdım: Bir hafta içindeki bütün derslere, hepsine ama hepsine girme rekoru. Sanırım bundan sonra da böyle gidicek, zira pek sevdim dersleri. İyiymiş bölümüm yahu.

Az önce mavicik eteğiyle gelen Gizeme bulog yazdığımı söyleyince, kendisinin şu an Mat201 sınavı için ders çalıştığını burda belirtmemi rica etti. Kırar mıyım yahu Gizem'i? Gizem şimdi ders çalışıyor, birazdan da sınava gidicek. O halde herkeslere başarılar sınavda!

Bu akşam da Orkun, Nuri, Damla ve Gizemle birlikte Yıldız Kenter'in Kraliçe Lear oyununa gidicez. Yorumlar falan gayet iyiymiş, bir de kendi gözlerimizle görmek lazım. Bir daha izlemek lazım Yıldız Kenter'i ve onun bu yaşında bile bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve inanılmaz sahne performansını. Sabırsızlanmaktayım bir kez daha.

2 Aralık 2009 Çarşamba

bu akşam ne yapıyoruz??



Bu bayram tatilinde kendimle ilgili pek önemli bir şeyin farkına vardım: oldukça "muhafazakar" bir insanım. O muhafazakarın tırnak içinde yazılmanın en önemli sebebi bizim bildiğimiz anlamda kullanılmıyor olması cümlemin içinde. Bir nevi conservatistim aslında. Değişikliklerden pek haz etmiyorum, ha illa ki bir şeyler değişecekse yavaş yavaş olsun istiyorum. Mesela bakınız; 2 aydır pek alıştığım odamdan, yurdumdan, okulumdan, İstanbul'dan koparılıp İzmir'e gitmek zorunda kalmak, hele bu yolculuğun uçak gibi hızlı ve devrimsel nitelik taşıyan bir araçla olması benim psikolojimi fena halde bozmuştu. Ha İzmir'i sevmediğim falan düşünülmesin burdan, zira pek
seviyorum. Pek de özlemişim. Yaklaşık 6 senedir, yani liseden beri, bağımın kopmadığı bir çok güzel insandan bir kısmıyla buluştum Alsancak'ta. Kordon'da falan takıldık gün batarken, harika bir İzmir gününde. Her yer çok güzeldi. Ama burda önemli olan İzmir İstanbul olayı falan değil, önemli olan benim hayattaki ani değişikliklerden haz etmemem. Yoksa bir kere İzmir'e gittikten sonra oraya da hemencecik alışıyorum. Sorun oraya kadar gitmemde. Bu biraz da şeye benziyor; duşa ya da denize girmeye delicesine üşenip, bir kere girdikten sonra da hiç çıkmak istememek. Amaan öyle bir şey işte, nerden aklıma geldiyse şimdi.

Alsancak'ta kopamadığım arkadaşlarımla buluştum derken gayet ciddiydim. Bakın kanıtları. Hem de üşenmedim gecenin bir saati cağnım Cem'in kafasını şişirerek zorla elde ettim bunları. Ama kendisinin bilgisayarındaki bir takım sorunlar nedeniyle şimdilik bunlarla yetinmem gerektiği buyruldu. Koskoca Ekonomi Üniversitesi Tarih Kulübü Başkanı'na karşı çıkmak olmaz. Ayrıyetten büyük çabası için teşekkür etmeden de olmaz! Merci beaucoup Cem!

Pek çok özlediğim Filizciğimi ve Sertanımı da o gün gördüm toplu buluşma vesilesiyle pek güzel oldu. Arkadaşlık pek güzel şey yahu. Hele böyle cümbür cemaat bir araya gelince daha da eğlenceli oluyor. Hele hele eğer bir arkadaşınız köpek tarafından saçma ve trajikomik bir şekilde ısırıldıysa daha da eğlenceli oluyor. Geçmiş olsun Filiiz! Umut ve Buse falan da vardı ama zaten Buse'yi İstanbul'da çokça gördüğüm, Umut'u da ne kadar özlediğimi defalarca kendisine söylediğim için burdan tekrar onların adını anmama gerek yok diye düşünürken bir de baktım ki anmışım. Ekin vardı bir de, Burak, Eyüpcan falan vardı..Ankara tayfasından da Beril ve Selim vardı. Daha da çok olabilirdik aslında, olması gereken bir sürü insan vardı. Ama hayat şartları işte..(?)


Bugün Damlamın ve Didemciğin sınavlarının bitmesi sebebiyle bir şeyler yapalım dedik. Ama çok uzun bir süre ne yapacağımıza karar verememizden mütevellit bu yazımın da başlığı olan "Bu akşam ne yapıyoruz?" sorusu yüzlerce defa soruldu. En sonunda da birlikte yemek yiyip, sonrasında da Damla'yı bütün kurtlarını dökmek üzere Taksim'e, Didemle beni de kafa dinlemek için Starbucks'a yollama kararı aldık. Başarılı kararlardı zira. Ekin'in de sonrasında bize katılımı, sudoku çözememesiyle falan gecemizi noktaladık. Artık bütün derslerime hatta hızımı alıp PSlere bile girdiğim için erken yoruluyorum vesselam.

Dudaklarım çatlıyor! Çok kötü bir şey bu. Kızardılar, şişicekler falan. Saçma sapan bir durum. Gerçi kırmızı olması bir nebze iyi, ama acıyor da şerefsiz. Neyse artık bekleyip göreceğiz sonuçlarını. Uçuk çıkmasından iyidir..

Murathan Mungan okumamız gerekiyordu türkçe dersi için. Üç Aynalı Kırk Oda. Bir ders için kitap okuma gerekliliğine olan tepkim yüzünden bütün kitabı okumadım. Okuduğum kısmınaysa hayran kalmadım değil. Bir yer vardı ki; baya etkiledi beni:

Bazı anlarda yüzün aldığı bir ifade, sevenin belleğinde sonsuzlaşır, insan o ifadeyi her şeyden çok daha fazla özler. O yüzün sahibiyle günün birinde darıldıktan, ayrıldıktan, hatta ondan nefret ettikten sonra bile, o ifadeyi özler. Bir andır o, ama bütün zamanlara siner.



28 Kasım 2009 Cumartesi

kısa saç candır

Uzun süredir bir çeşit depresyondaydım. Abartılcak bir şey yok ama bikaç gün bir başıma kalmak pek yaramadı bana. Bir başıma da kalmadım gerçi, zira Damlacım sağolsun iki gün sahip çıktı bana, odasında falan ağırladı hatta şort bile verdi giymem için, o derece sahip çıktı. Amma velakin ben odada yalnız başıma uyumak durumunda kaldığım bir 5 saatlik süre içinde korkunç bir kabus gördüm. Hatta belki de karabasandır, orasını bilemicem. Ama kalktığımda nefes nefeseyeydim, boynum tutulmuştu ve hayat enercim çekilip alınmıştı. Bunda uzun süre sonra uçak yolculuğu yapıcak olmamın da etkisi vardı kuşkusuz. Zira son yolculuğum oldukça tribülanslı geçince, uzun süre uçağa binmeme kararı almıştım ve bunu da gerçekleştirmiştim lakin gelin görün ki bayram arifesinde otobüs çilesini çekmektense uçağı yeğlemiştim, bunun vücümda meydana getirdiği psikolojik ve fizyolojik etkilerini düşünmeksizin.

Uçak yolculuğuma gelince, o da hayli atraksiyonlu geçti. Perşmbe günü önce Havaş'ı kaçırdım. Akıllı adamlar saat başı olan otobüsleri bayram nedeniyle yarım saatte bir'e düşürmüşler. Böylelikle zor da olsa alana yetişsem de, THY( evet isim veriyorum çünkü çok sinirlendim) ve Sun Express'in ortak uçuş yapmalarına rağmen bundan bihaber olmaları nedeniyle uçağımı kaçırdım. Bu olaydaki en büyük suçlu kuşkusuz o salak, beceriksiz, mıy mıy konuşan yer hostesi! Sanırım hala sinirliyim. Neyse en sonunda ona buna bağırıp çağırarak diğer uçağa bilet koparabildim. 19.30 uçağıyla İzmirciğime yola koyuldum ve sanırım uzun süreden beri ilk defa uçağım tribülansa girmedi, sakin sakin geldi vallahi. Pek mutlu oldum. Ama onca aksilikten sonra bunu haketmiştim.

Bütün yaşanan bu olaylar mı saçımı kestirmeye itti beni? Hayır. Bunun tek sorumlusu sevgili bölüm arkadaşım Ercanla izlediğim My Blueberry Nights filmindeeki sevgili Rachel Weisz'dı. Kadın güzel zaten evet, ama o saçlar da pek yakışmıştı yahu. Ben de neden olmasın dedim, zaten kesilicekti saçlarım milyonlarca kırığı yüzünden, azıcık kısa kesilse nolur ki, dedim. Sanırım beni en çok gaza getiren şey şu klişe sözdü: "Kökü bende değil mi, nasıl olsa uzar." Saçlarımın son durumuna gelince; şu an fönlü olduğu için gayet başarılı, yıkanınca nolucak, gerçekten Rachelınki kadar güzel oalcak mı, bunlar hala birer soru işareti. En kısa zamanda yıkayıp öğrenmek lazım.Bu arada cağnım bölüm arkadaşım Ayşeeen, İzmire gel zira pek güzel olmuş. Belki okul basketbol koçu bi gezi ayarlar. Kih kih kih :)

Sabah Yıldız Kenter vardı televizyonda. Yaşayan efsane adeta kadın, harika bir şey yahu. Söyleyecek kelime bulamadım ve sanırım kendisiyle tanıştığım için çok şanslıyım; ama asıl şanslı olan Orkuncuğum ben dolaylı şanslıyım bu durumda. Yıldız Kenter'e geri dönersek, kendisi NTVdeki bir programa konuktu. Bayram olduğu içün çeşitli sohbetler yapıyorlar sanırım çeşitli insanlarla. Ben de kıyısından köşesinden izledim. Bana bayram olduğunu hatırlatan yegane şeylerden bu televizyondaki enteresan konseptli programlar, tatlılar ve toplanan harçlıklar. O halde herkese iyi bayramlar efenim!

23 Kasım 2009 Pazartesi

bir genç kız bu saate kadar uyur mu?!


Bugün 3'te uyandım. Hayır hayır, gece 3'te gördüğüm bir kabus yüzünden uyanmadım, bildiğiniz öğlen 3'te kalktım. Ve bir ses telefonun diğer ucundan "bir genç kız bu saate kadar uyur mu??" diye bağırıyordu, evet bağırıyordu ve çok da öfkeliydi. Tam olarak söyledikleri bu olmayabilir ama uyku sersemliği, benim anladıklarım bunlardı. Zira kendisiyle bir gece önce 1'de buluşmak için sözleşip anca 3'te kalkınca ben sinirlenmişti. Hak vermiyor değilim. Sis yüzünden uçak seferlerinin ertelenmesi ya da iptal edilmesi gibi, oluşan bu büyük problem nedeniyle bir planım ertelenip biri iptal edinilmek zorunda kaldı. Burdan da ikinci plan sahibi Didemciğimden özür diliyorum. Bütün bu aksiliklerin yanında sabah kahvaltımı turşu suyuyla ve balık ekmekle yapmam, festival filmi izlemem ki festival filmi diyip geçmeyin gayet güzeldi Bornova Bornova, pek beğendim, azıcık İzmir azıcık '80 sonrası yerleştirilmeye çalışan yanlış ideolojilerin yanlış sonuçlar doğurmasıyla ilgili oldukça çarpıcı bir filmdi, Alkazar'da Serhat Tutumluer'i görmemiz ve Onur'un bile kendisini takip etme çabası falan filan derken gün bitiverdi işte. İspanyolca ödevimi yapmak için oturduğum bu masadan da hiçbir şey yapmamış olarak kalkıcam yine..

Aklıma bir takım şeyler gelmişti yazmak için ama unuttum sanırım yine, hem Ekinle msnden camle konuşup hem de bir şeyleri hatırlamaya çalışmak zor zanaat. Zira kendisi bir şaklaban olabilir! Benim de uçuğum geçti artık, ama dudağımı yarmış bu sefer uçuk, o kalan şey her gülmemde delicesine acı veriyor. Keşke uçuk virüsünü yok etseler ve keşke herkesler Bornova Bornova'yı izlese! O halde buenos noches!


22 Kasım 2009 Pazar

peaaaceee!


Sevgili bulogcuğuma yazmayalı baya da zaman geçmiş bakınca..Arayı açmış bu sefer, ama işte sınavlar falan derken (tek bir sınavdı gerçi ama) arada çok değer verilen şeyler bile kaynayabiliyor. Amma haftanın kapanışını pek güzel yaptık; Damlacığımın sevgili sevgilisi Çağrı'nın doğumgününü Nar Pera'da birçok arkadaşın katılımıyla gerçekleştirdik. Bütüün geceden aklımda kalanlarsa:
  1. Birlikte takılmak üzere Burger önünde buluşmak için sözleştiğimizde hiçbir zaman Orkunumu göremezken, bu sefer o bambaşka bir arkadaşını beklerken benim gözümün Burger'in önüne kayması suretiyle kendisini şapadan diye gördüğüm an ve o an uğradığım şaşkınlıktır. Evet, bu doğa üstü bir olaydır, cuma gecesi Burger önündeki onca insan arasından Orkunu arıyormuşçasına adeta çekip çıkarmam tesadüfle açıklanacak bir şey değildir. Her bff'nin başına gelmez.
  2. Bütün gece en çok güldüğüm an (Çağrı'nın sarhoş olduktan sonra yaptıklarını saymıyorum tabi) Fransız Kültürü'nden koparıp aldığım Onurcuğumun, şekerparemin, yavru kuzumun (evet, sen artık bunların hepsini hakediyosun ve evet purofayıl pikçırın artık çok başarılı!) mekan yolunda Buket'in sailing sırasında denize düştüğünü söylemesi ve yolun ortasında uzun müddet buna kopmamdır. Halbuki kimsenin denize düştüğü falan yokmuş, ama Onur kazana düşmüş!
  3. 10 saatlik açlığım sebebiyle "Ne yesem?" diye umutsuzca dolaşırken etrafta Orkunumun imdadıma elinde bir cheeseburger'la yetişmesidir. Bu çocuğu neden seviyorum diyorum ben de..
  4. Veeeee, Çağrı! Bize shotlar, biralar ısmarlamasının yanında, hem Thales'te hem de Beyoğlu'nın ortasında söyledikleriyle karnıma krampların girmesine, yanaklarımın botoks yaptırmışçasına gerilmesine neden olan insan, doğumgünüsü çocuğu! Gece boyunca Sarp'ın bir şeyler içmesi konusunda ısrar eden, barış (kendi deyimiyle piiiiiyyyzzz) yanlısı, dört artı bir evde İKİ kişi kalan ve ısrarla her birimizi evine davet eden, küçücük kalbinde Hüs'e, Polat'a, Kadir'e, Sarp'a,Gizem'e, Nuri'ye ve bana yer ayıran (Damlayı saymıyorum zaten, nasıl olsa onun için kocaman var diye), bütün hesabı kapatan ama tip'e içimizden ne koparsa üç, beş, yedi, dokuz ve evet tam ON İKİ bırakmamızı isteyen Çağrıcık, tekrar iyi ki doğdun!
  1. Bu vesileyle Çağrı'dan bir gün sonra doğan Kadirciğin de doğumgününü tekrar kutlayalım!
Bugün Sertancığım ve Cemciğimle yaptığım telefon konuşması göstermiştir ki; çok özlemişim ikisini de, ve İzmiri de (zira beni aradıkları sırada Pasaportta olduklarını söylemeleri içime fena bir İzmir özlemi koymamış değildir.) ve ayrıca sesim güzelmiş(?). İkisinin de sarhoş olduklarını düşünmüyor değilim zaman zaman ya da en az benim onları özlediğim kadar onlar da beni
özlemişler. Ve evet Sertanım biz çok iyiyiz bu dünyaya, bu yüzden derbederiz!


Bugün inanılmaz bir baş ağrısı ve sonrasında hafif bir ateş bana "domuz gribi" çanlarını yine
çaldırtmadı değil zira Ekin'in domuz gribi olma ihtimalini düşünüp Samsun'a gideceği için vedalaşma merasiminde kendisiyle temas etmem en büyük aptallığım olabilir diye düşünürken akşama doğru özellikle bir çok kez farklı zamanlarda yemek yemem beni kendime getirdi. İyiyim iyiyim, virüsler msnden falan bulaşmaya başlamadığı sürece bu evreyi atlatabilirim.

Dizimde ne zaman, nerde ve nasıl olduğunu bilmediğim kocaman bir kızarıklık var. Muhtemelen dün gece oldu ama bugün fark edebildim. Felaket bir acısı var temas halinde ama ne ara olduğu konusunda herhangi bir fikrim yok. Gece yanımda olanlardan bir fikir istiyorum efendim, yoksa bu "kırmızı" bir leke olarak tarih sayfalarına geçicek..


Şarkıları kafama takmaya çok müsait olan bünyem, yine birçok şarkıyı taktı yazmayalı. En önemlisi ve böyle başıboş gecelerde bile insanı anında keyiflendiren Mika'nın Grace Kelly'si oldu. Bu sefer Gizemcim Nuricim ortak yapımı. Kıpır kıpır bir şey, mutsuzsanız dinleyiniz. Ve bir gün herkes Sezen Aksu sevecek! Evet, çok iddialıyım.

17 Kasım 2009 Salı

fransız devrimi aslında 1879da oldu

Büyük bir azimle başladığım bu bulogumun üçüncü yazısını da dün gece yine yaklaşık 10 saat uyuduktan sonra bu gece 3.14 itibariyle yazmaya koyulmuş bulunmaktayım, yine büyük bir azim ve tutkuyla. Bu kadar çok ve gereksiz uyuyunca insan hata da yapıyor tabi zaman zaman. Mesela en sevdiğim devrim Fransız Devrimi'nin tarihini yaklaşık 100 yıl kadar geç söyleyebiliyor. Ama her insan hata yapar, hele alt dudağının ortasında bir uçuk filizlenmeye başlamışsa. Önemli olan insanları hatalarıyla kabul etmek değil midir ki? Marifet bunda değil midir ki? Ne demiş sevgili Mevlana: Ne olursan ol yine gel! Ayrıca bencil de değilim. İftira
bunlar! Ayrıca küçük bir çekyatımsı şey bazen size en güzel yataktan daha rahat gelebiliyor, hatta 10 saat uyuyabiliyorsunuz onun üstünde kıvrılıp bi kenara. Sahibine teşekkür ediyorum acık da seviyor olabilirim belki, ama hayır adını söylemiciim. Tribe trip! Ve evet, o çekyatımsı şey bir müddet beni özlüycek..

Dün L.A Confidential izledkten sonra ki gerek muhteşem oyuncu Kevin Spacey'siyle, gerek muhteşem kaslı Russell (Raşıl) Crowe'uyla, gerek Johnny Depp çakması, küçük polis Guy Pearce'siyle gerekse taş hatun Kim Basinger'ıyla başarılı bir film, uzun bir süre film izlememeyi düşünmedim değil. Ama yaklaşık 20 saat sonra kendimi sinema salonunda beş yüz saat süren reklamların karşısında almadım değil. Sevgili Ekincikle Kahve Dünyası'nda kitap okumak için buluşmuşken benim ilk öğünümü pek pek sevgili, kötü gün dostum, kolesterol sebebim Burger King'te yapmaya karar vermem ve oturduğumuz masanın Ekin'in film afişlerini görmesine olanak sağlaması sonucu yönelttiği "Sinemaya mı gitsek?" sorusu tarafımdan "Hadi gidelim!" şeklinde cevaplanınca bir anda kendimizi Nefes filminin 19.10 seansında bulduk. Pek çok önyargıyla yaklaştığım bu film, sinema beğenisine pek çok güvendiğim iki insan (bkz. Orkuncum ve Uygarcım) tarafından övülmesi sebebiyle "nötrlenmişken" (Alpe tekrar teşekkürler), 2.5 saat boyunca yer yer kıkır kıkır gülüp yer yer dehşet içinde kalıp yer yer de ağlamamak için başıma ağrılar soktuğum bu film, teknik ve oyunculuklar yönünden gayet başarılıydı. Vermeye çalıştığı mesajlar hangi kafa yapısı ve hangi ideoloji tarafından ne amaçla izlendiğine göre değişiyor kanımca. Çok hassas bir noktada hem bu yüzden, hem de ele aldığı Kürt-Türk sorununa(?) farklı bir bakış açısı sağlaması açısından. Beğenmedik değil efendim, hatta "askerlik" kavramını da sorguladık..Pek klişe olucak belki ama; hayatlarının daha baharındaki insanların, sonu belli olmayan bir şey uğruna ölmesine, öldürmesine seyirci kalmak, göz yummak..

"Her üniversite öğrencisinin hayatı spontaneliklerle doludur". Bakmayın öyle cafcaflı cafcaflı tırnak koyduğuma cümlenin her iki tarafına, kimsenin özlü sözü falan değil. Bunu da ben buldum! Zira bugün bir kez daha yaşadım, filmden sonra kahvelerimizi yudumlamak üzere Burgerdan sonra ikinci vazgeçilmezim Starbucksa gittiğimizde karşımıza bir adet uyuyan Barış ve bir adet ders çalışan Hatice gördük. Barışı uyandırdık, sıcak Starbucks ortamından acık dışarı çıkarttık,
pipo falan içirdik. Pipo güzel bişiymiş, baya da yakışıyor Ekine. Bir ara fotoğrafını çekip koyucam buraya. Bukowski havası katmıyorsa neyim kerataya. Ne güzel de söylemiş hem güzel, hem de ekstra ekstra sevimli, okulda her gün bir kez görmezsem rahat edemeyeceğim ama kahır etsin ki sınavlar yüzünden uzun süredir yüzüne hasret kaldığım Didemcim: Bazen pipo, sadece pipo. Aslında bunu da Didem söylememiş, Freud amcamız demiş. Kendisini de severim ben aslında, ama bazen her şeyi cinselliğe bağlayacağım diye abartmamış da değil. Tamam rüyanda, gerçek hayatta gördüğünde utanç duyacağın bir şeyler yaptığında sansürlüyorsun o kişiyi, hatırlam
ıyorsun uyanınca. Güzel bir mekanizma bu. Ama rüyamda birine kırmızı balon vermemin, onunla cinsel ilişkiye girmek istemem düşüncesiyle ne gibi bir alakası olabilir? Hayır birine kırmızı balon vermiş değilim rüyalarımda, yanlış anlaşılmasın. Ama bir şeyin saçma olduğunu düşünmem için illa ki de başıma gelmesi gerekmez ya..Yaşamadan bilinir bazı şeyler.

Gizemle su almaya çıktım az önce, saat 4ü geçiyordu. 5ten önce uyuyamama huyuma bir çözüm bulmalıyız. Yoksa yine bana hüsran bana yine hasret ve uykusuz günler var..Arada uyumadan önce lensimi de çıkarsam hiç fena olmaz hani..

Bugün facedeki en ilginç vidyoysa tartışmasız sevgili doğumgünü profesyonel fotoğrafçısı, Orkuncuğumun biricik arkadaşı Can Cano ve Orkunun ev ortamında bilmemkaç milimetrelik kamerayla çekilmiş Anything Wild vidyosuydu. Canın baksırı, Orkunun saçı ve gözlüğü muhteşem bir uyum içersindeydiler. Bu yüzdendir ki şimdiden milyonlarca insan tarafından
beğenilmiş, bunların 10 katı kadar insan tarafından izlenmiştir. Beni gece gece güldürdükleri için teşekkür ederim her ikisine de. Cana bütün doğumgünü fotoğraflarımı çektiği için ayrıca teşekkürlerimi de sunmam ve yine bu yazı teşekkür yazısına dönüşmeden önce çenemi kapamam şart.
Şu an dinlediğim şarkı da Gizemciğimin tavsiye ettiği Red Hot Chili Peppers şarkısı; Tear. Dinlemem pek itiraf etmek gerekirse RHCP, ama bu şarkı pek güzel yahu. Pek de dinlendirici. Tam gece şarkısı. O halde şu sözler de bütün sevenlere gitsin:
take it outside
take it out there
seems to me like
all the world gets high
when you take a dare
in the final moment
this is my time.

16 Kasım 2009 Pazartesi

time after time

Sevgili Shannon isimli bacımızın bir diğer sevgili Cyndi Lauper'in time after time şarkısını pek güzel kavırlaması ve kendi gül yüzünü youtubelara koyması suretiyle bugün yeniden dinlediğim bu parça beni tee eskilere götürdü; gençlik yıllarıma diyim siz anlayın hatta. Hazır bir önceki bulog yazımda Orkundan, Damlamdan ve Nuricimden bahsetmiş iken, bu sefer de
doğumgünümde beni yalnız bırakmayan cağnım lise arkadaşlarımdan ve en çok da Umuttan bahsediğim dedim. Nostalcik olsun diye.
Geçmişimizden falan ziyade, son yıllarda yanında en çok güldüğüm insanların başında geldiği, ilişkileri ve ilişkilenme
me halleriyle beni benden alan Umudum! Sözüm sana! Seni çok seviyorum ve çok da özledim! Artık bilmem kaçıncı kez dememe gerek yok. Sen ve Orkun "herşeyi biliysiniz" zaten. Enerjini başka yerlere kanalize et "yaprağım" Umudum! opınrileyşınşipler kovalasın işalla seni. Bugün benden bahsetmemişsin demen ne kadar içime oturdu ki, bütün bi yazıyı sana atfettim nerdeyse.

Tabi bunda artık saatin 4 olmasının ve benim yaban
ellerde bulunmamın da etkisi vardır heralde. Cağnım Burakıma, Buseme ve Pelinime o yağmurlu ekim gecesi kafepi tünelde benimle oldukları için, Peliniimmme, Filizime, Ecemime ve daha bir sürü kişiye de mesajlarıyla destek verdikleri için çok çok müteşekkirim. Bir gün müteşekkir olacağımı biliyordum ve gün bugünmüş işte!


Yine bir hazal bulogu yazısı, yine bir sürü teşekkür ve yine eminim tekrar okumaya
dayanamadığım için bir sürü yazım yanlışı..Umarım bundan sonraki yazılarım birilerine
teşekkürle geçmez. Sadece teşekkür etmek için de blog açılmaz ki ama?! Bu arada benim tekrar
okumama dayanamama bakmayınız, siz okuyunuz efenim. Amaan ya da adınızı görürseniz takip ediniz, görmezseniz görünceye kadar ilgilenmeyiniz. Ama gün gelir bir gün size de teşekkür ederim. Bundan eminim.

Gündüzler çuvala girmemişken, yeni yazımı yine gecenin bir körü sularında yazmamın en büyük nedeni, bugün nerdeyse hava kararırken kalkmış olmamın yanında bir şeyler karalama düşüncesinin bu saatlerde kafama dank etmesidir diye düşünmekteyim. Bu yazımın pek manalı olmamasıysa artık yavaştan uykumun gelmesi ve baykuşluktan çıkıp normal bir insan olma yönünde adımlar atıyor olduğumun en büyük kanıtıdır. Bir de blogumda kalıcı olmak istediğimin, bunun günlüğüm gibi geçici bir heves olmadığının bir göstergesi olmaya çalışmasıdır. Anketimde insanları etkilemek için düzenlediğim bir komplo bile olabilir! Ya da Gizemciğimin yorumu oturmuştur içime sadece :D

Bu geceki yazımı da pek sevgili, gönlünü insanlığa ve müziğe vermiş, hızla kilo veren Uygarcığımın faceboka postlaması yoluyla izlediğim Rusyadaki bir evlilik programındaki kavgaya bir yer
lerimle ağzım açık güldüğümü söyleyerek noktalıyorum. Bizim gibi başka yerler de varmış, hatta bizden daha vahim. Yaşasın, yalnız değiliz!

15 Kasım 2009 Pazar

nutellalı krep istiyor canım

"Ya ben çok şey yaşıyorum, çevremde saçma sapan, komik, enteresan ve bi yerlere yazılmaya değer bi sürü şey oluyo, hadi benim de bir blogum olsun, ben de iki şey karalayım" düşüncesiyle açılan bu blogun ilk yazısının sabaha karşı 2 sularında girilmesi bloguma ve şahsıma yaptığım bir saygısızlık değil, tam tersine hayatımın saçmalığını gösteren en güzel kanıttır. Canımcım bffem Orkunumun da geçen sene denediği bu blog işini, onun izinden giderek ve adeta onu kıskanarak bu sefer ben gerçekleştiriyorum. Ve onu çok seviyorum! Yanda da görülüyor zaten. Hazır Orkundan başlamışken Süveyş Kanalı'nın binsekizyüzbilmemkaç yılındaki açılışı gibi, blogumun ilk yazısının açılışını da dün gece beni şirin mi şirin bir sokaktaki şirin mi şirin ve nokia şarj aletsiz evinde ağırlayan, kontör ve beleş mesaj eksikliği yüzünden kendisine hala teşekkürlerimi sunamadığım cağnım arkadaşım Nuriyi ve yine dün benimle cevahirdeki bilimum dükkanı gezen ve bir takım özel sebeplerden mütevellit beni on adım arkamdan takip eden ve yine yeni yeniden çok güldüren, gülen diğer cağnım arkadaşım Damlayı ne kadar çok sevdiğimi söyleyerek yapıyorum. Ayrıyetten son üç yıldır bütün nazım, kahrım, ağlanmalarım, sızlanmalarım, ama bazen de ekstra sevimliliğimle(?) bana katlanan cağnım oda arkadaşım Gizemcimi de çok çok seviyorum, gözden ırak olan gönülden ırak olmaz her zaman değil mi ama? Bu arada evet Pols217 kodlu güzide dersimin sınavı içime oturdu.


Bugünün en önemli tarafı, aylardan sonra ilk defa bir cumartesi gecesi kendimi bilgisayarıma, odama, msnime, itunesuma, pizzama, kısacası içinde alkol ve Taksim olmayan herşeye vermiş olmamdır. Sıkıntı da değil aslında bu, zira zaman zaman eğlenmiyor değilim. Ama bazen canım krep arası nutella istiyor, bir diğer deyişle nutellalı krep. Sanırım herkese sevgilerimi iletmem içimde delicesine bir çikulata aşkına sebep oldu. Fotoğraf da ayrıca sevimli, reklamın iyisi kötüsü olmaz zaten.


Blogumun isim "seçici" ve herşeye rağmen burnumun güzel olduğunu iddia eden hoşsohbet insan Alpe de bu adı seçtiği için ayrıyetten teşekkür ediyorum. Zira pek yakıştı gibi geldi, cuk oturdu. Güzel oldu, içime sindi. Haldun Taner de isim babası oldu, iyi oldu.
Sevgili nur yüzlü Polat da gecenin 3ünde benimle yılın sanat olayını paylaştı. Ajdar dinledim, uzun zamandır dinlemiyodum iyi oldu. Arzu edenler Polatın faceboktaki purofayıl sayfasından bu
olayı izleyebilirler.


Evet, Teoman da seviyorum ben, işbu anda bir diğer çok çok sevgili arkadaşım cağnım Ekinin adını geçirmeden olmazdı. Kendisi şu yazıda adının geçip geçmemesini hiç takmasa da ben geçiririm, zira son üç yılıma damga vurmuş insandır, candır. Severiz biz Teomanı. Hele şu an itibariyle dinliyor olduğum Gündüz Düşleri de baya başarılı. Amma, eski sevgilinizi hatırlamak bile istemiyorsanız dinlemeyiniz. Zira "insan koşuşturmacayla hayata dalınca, her fırsatta hatırlar küçük bir anıyla".