"Ki Karaköy Köprüsü'ne yağmur yağarken/ Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti /Çünkü iki kişiydik."
Artık curso de español'un ilk kurunu bitirmiş bulunmaktayım. Hem sözlü hem de yazılı sınavlarımdan muy bien'lerle geçtim. Sanırım bu sefer bu dili öğrenicem.
Hiiç dinlemediğim System of a Down'ın Lonely Day şarkısı takıldı efendim bir kaç gündür Alp sayesinde. "Aaa, ben bu şarkıyı biliyorum yahu" diye başlayan lonely day serüvenim şarkıyı sürekli loop'a almamla farklı bir seyir aldı. (Aynı cümle içinde iki tane almak kullanmak ne kadar da sinir bozucu bir şeydir!) Kısa ve net sözleri, 2.48 saniye süren melodisiyle (ki bence 1 dakikadan daha az sürüyor) bağımlılık yaptı. Dinlemediyseniz hiç dinlemeyin, boşverin kalsın.
Bir de kendim sınavsızlıktan olsa gerek kendimi yeni şarkılar keşfetmeye verdim. Tori Amos Sleeps with Butterflies olsun, Damien Rice The Blowers Daughter (Closer'ın en başında ve çok net hatırlamıyorum ama bir de sonunda kullanıyor olması lazım bu şarkının. Şarkıları kendinden bir adım önde olan filmlerden olmasına nedendir Closer'ın. Şarkısı filmden çok sevilir, bende öyle oldu en azından) olsun..Bir de bana Didem'in tanıttığı Cibelle'nin yorumuyla Green Grass var ki, o da harika bir şarkı. Böyle pürüzsüz gibi bir şey. Bir de son olarak Rainbow'un Temple of the King'inin nerdeyse orjinali kadar güzel bir Müslüm Gürses cover'ı var ki..Adı da Affet sanırım. Sözler hiç mi hiç sevmesem ve tasvip etmesem de Tuna Kiremitçi'denmiş yanlış hatırlamıyorsam. Şarkıyı seviyoruz diye, söz yazarını da sevmek zorunda değiliz ya sonuçta. Bizim sevgimiz şarkıya, saygımız da Müslüm Baba'ya (bulogumda Müslüm Baba diyeceğim hiç aklıma gelir miydi ki?) Ha bu arada Affet'i bir kere dinleyip sevmezseniz, bir daha dinleyin, yine olmazsa rkere daha dinleyin. Öyle tek dinleyişte hemen aşık olunacak bir şarkı değil. En azından benim öyle oldu. Ama oldu.
O zaman şimdi, bu yağmur, çamur ve gök gürültüsü altında zorlu Taksim yolları için hazırlanmadan önce yazımı bir Özdemir Asaf şiiriyle kapatıyorum:
benim düşlerimin içinde
o uyumuyordu, biliyordum
ben ne bir uykusunda onun
ne bir düş'ünde bulundum
bulunsaydım
vururdum.
Bir tane daha hiç fena olmaz hani. Bu da geçen Cumartesi ve Pazarımı renklendiren, bir kere daha görünce ne kadar özlediğimi ve bir o kadar sevdiğimi (sevdiğimi zaten hep biliyordum gerçi, yine yamukluk var cümlede) anladığım Ecemciğiime gelsin. "Ay tebi kıııız!"
bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
sana diyeceklerim söylemekle bitmez.
yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
adına düğümlendi.
bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
başka şehirleri özleyelim orda seninle.
bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
ikimize yetmez.
Grace Kelly'iyle başlayan 1930ler, 1940lar, 1950lar Hollywood'unun güzel kadınlarına merakım Rita Hayworth, Audrey Hepburn ve Greta Garbo ile devam etti. Yine de gerek hikayesi, gerekse saf güzelliğiyle Grace beni en çok çeken kadın oldu, ne diyim. 1950lerde oyunculuğa başlayan güzel kızımız 1955 yılındaki Cannes Film Festivali'nde Monaco Prensi'yle tanışıyor. E prens boş durur mu, akıllı ve zevkli adam tabi bir de prens üstüne, Grace'ciğimizin kalbini çalıyor. Çift 1956'da evlenince Grace de Monaco Prensesi oluyor ve oyunculuk kariyerinden vazgeçiyor. Kendisinin 6 yıllık oyunculuk yaşamına bir tane de En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını sığdırdığını söylersek yeteneğinin sınırlarını daha iyi anlamış oluruz. Modern külkedimizin Philadelphia'da başlayan hayatı, daha henüz 52 yaşındayken sona eriyor bir trafik kazasında.(Bu çok bilindik prenseslerin trafik kazalarında ölmesi bir tesadüf mü acaba?) Şimdi durup dururken neden bunu anlattım, ben de bilmiyorum. İçimden geldi diyelim. Biraz o bütün yeni dönem oyuncularını bilirken, eskileri hiç anmamamız olabilir mesela. Ya da Oscar yaklaşıyor ya, bir heyecan sardı beni şimdiden, onunla ilgili de bir şey olabilir en nihayetinde.





