18 Aralık 2009 Cuma

bir yağmur yağsa, beraber ıslansak


Tam yeni bir başlık düşünürken yeni yazıma, gürül gürül yağmur yağmaya başladı bir anda. Bu sırada dünden beri İkinci Yenicilere takan benceğizin aklına Turgut Uyar'ın Korkak şiiri geldi. Şiir de şiir hani. Ordan da Denge şiirine geçiş yaptım. Bu aralar şiirle yatıp şiirle kalkıyorum sanırım. Cemal Süreya ile başlayan yolculuğum Özdemir Asaf ve Turgut Uyar'la devam ediyor. Sonra gecenin bir saati orta boy pizzayı tek başıma yiyip neden bunalımdayım diye düşünüyorum. Sanırım psot modernizmden biraz fazla etkilenmiş olucam ki; bir şey diyince aklıma yüzlerce şey geliyor, çağrışımlar birbirini kovalıyor ve tam olarak en sonunda hiçbir şey söyleyemiyorum. Yaklaşık bir saat sonra da Filizcim ve Nuricimle buluşmak için ayrılacağım. Sevgili Dürdane eğer bu satırları okuyorsa kıskansın, zira şu an dışarda gök ikiye yarılırcasına şimşekler çakaraktan yağmur yağıyor.

"Ki Karaköy Köprüsü'ne yağmur yağarken/ Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti /Çünkü iki kişiydik."

Artık curso de español'un ilk kurunu bitirmiş bulunmaktayım. Hem sözlü hem de yazılı sınavlarımdan muy bien'lerle geçtim. Sanırım bu sefer bu dili öğrenicem.

Hiiç dinlemediğim System of a Down'ın Lonely Day şarkısı takıldı efendim bir kaç gündür Alp sayesinde. "Aaa, ben bu şarkıyı biliyorum yahu" diye başlayan lonely day serüvenim şarkıyı sürekli loop'a almamla farklı bir seyir aldı. (Aynı cümle içinde iki tane almak kullanmak ne kadar da sinir bozucu bir şeydir!) Kısa ve net sözleri, 2.48 saniye süren melodisiyle (ki bence 1 dakikadan daha az sürüyor) bağımlılık yaptı. Dinlemediyseniz hiç dinlemeyin, boşverin kalsın.

Bir de kendim sınavsızlıktan olsa gerek kendimi yeni şarkılar keşfetmeye verdim. Tori Amos Sleeps with Butterflies olsun, Damien Rice The Blowers Daughter (Closer'ın en başında ve çok net hatırlamıyorum ama bir de sonunda kullanıyor olması lazım bu şarkının. Şarkıları kendinden bir adım önde olan filmlerden olmasına nedendir Closer'ın. Şarkısı filmden çok sevilir, bende öyle oldu en azından) olsun..Bir de bana Didem'in tanıttığı Cibelle'nin yorumuyla Green Grass var ki, o da harika bir şarkı. Böyle pürüzsüz gibi bir şey. Bir de son olarak Rainbow'un Temple of the King'inin nerdeyse orjinali kadar güzel bir Müslüm Gürses cover'ı var ki..Adı da Affet sanırım. Sözler hiç mi hiç sevmesem ve tasvip etmesem de Tuna Kiremitçi'denmiş yanlış hatırlamıyorsam. Şarkıyı seviyoruz diye, söz yazarını da sevmek zorunda değiliz ya sonuçta. Bizim sevgimiz şarkıya, saygımız da Müslüm Baba'ya (bulogumda Müslüm Baba diyeceğim hiç aklıma gelir miydi ki?) Ha bu arada Affet'i bir kere dinleyip sevmezseniz, bir daha dinleyin, yine olmazsa rkere daha dinleyin. Öyle tek dinleyişte hemen aşık olunacak bir şarkı değil. En azından benim öyle oldu. Ama oldu.

O zaman şimdi, bu yağmur, çamur ve gök gürültüsü altında zorlu Taksim yolları için hazırlanmadan önce yazımı bir Özdemir Asaf şiiriyle kapatıyorum:

benim düşlerimin içinde
o uyumuyordu, biliyordum
ben ne bir uykusunda onun
ne bir düş'ünde bulundum
bulunsaydım
vururdum.

Bir tane daha hiç fena olmaz hani. Bu da geçen Cumartesi ve Pazarımı renklendiren, bir kere daha görünce ne kadar özlediğimi ve bir o kadar sevdiğimi (sevdiğimi zaten hep biliyordum gerçi, yine yamukluk var cümlede) anladığım Ecemciğiime gelsin. "Ay tebi kıııız!"

bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
sana diyeceklerim söylemekle bitmez.
yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
adına düğümlendi.

bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
başka şehirleri özleyelim orda seninle.
bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
ikimize yetmez.






11 Aralık 2009 Cuma

grace kelly mi rita hayworth mı?


Daha önceki yazılarımdan birinde yanlış hatırlamıyorsam Mika'nın Grace Kelly şarkısını pek beğendiğimi söylemiştim. Bu beğeni o yazıdan beri katlanarak arttı. Zira artık sadece şarkıyı değil "modern külkedisi" Grace Kelly'i de pek beğenir oldum. Kendisini az da olsa bilmiyor değildim, iki fotoğrafını görmüşlüğüm vardı, ama ne kadar hoş ve asil bir hatun olduğunu zaman geçince fark ettim.

Grace Kelly'iyle başlayan 1930ler, 1940lar, 1950lar Hollywood'unun güzel kadınlarına merakım Rita Hayworth, Audrey Hepburn ve Greta Garbo ile devam etti. Yine de gerek hikayesi, gerekse saf güzelliğiyle Grace beni en çok çeken kadın oldu, ne diyim. 1950lerde oyunculuğa başlayan güzel kızımız 1955 yılındaki Cannes Film Festivali'nde Monaco Prensi'yle tanışıyor. E prens boş durur mu, akıllı ve zevkli adam tabi bir de prens üstüne, Grace'ciğimizin kalbini çalıyor. Çift 1956'da evlenince Grace de Monaco Prensesi oluyor ve oyunculuk kariyerinden vazgeçiyor. Kendisinin 6 yıllık oyunculuk yaşamına bir tane de En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını sığdırdığını söylersek yeteneğinin sınırlarını daha iyi anlamış oluruz. Modern külkedimizin Philadelphia'da başlayan hayatı, daha henüz 52 yaşındayken sona eriyor bir trafik kazasında.(Bu çok bilindik prenseslerin trafik kazalarında ölmesi bir tesadüf mü acaba?) Şimdi durup dururken neden bunu anlattım, ben de bilmiyorum. İçimden geldi diyelim. Biraz o bütün yeni dönem oyuncularını bilirken, eskileri hiç anmamamız olabilir mesela. Ya da Oscar yaklaşıyor ya, bir heyecan sardı beni şimdiden, onunla ilgili de bir şey olabilir en nihayetinde.


Bahsi geçen diğer yetenekli ve bence pek güzel kadınların da eminim inanılmaz hikayeleri vardır ama şu an sadece kendilerinin fotoğraflarını anma mahiyetinde buraya koyarak geçiştiricem. Yoksa onları da anlatmaya kalkarsam, bana bir şey kalmaz. Zaten çok bir hareketlilik de yok hayatımda son zamanlarda. 6 Ocak'a kadar sıkıntıdan patlayıp, sınavsızlıktan coşacağım (isn't it ironic, don't you think) bir döneme girmiş bulundum az önce son midterm'ümden de çıkarak. Ama derslerime girmeyi ihmal etmeyeceğim, bu aralar biraz boşlamış da olsam. Hasta oldum zira, hapşurdum, tıskırdım, öksürdüm. Faranjit olmuşum, azıcık da grip. Ama dün pek sevgili Efeciğin pek sevgili annesi bize çorba ve yemek yapmış. Ezgi, Berk ve ben Efe'ye gittik, bir güzel karnımızı doyurduk; bir de üstüne Aşk-ı Memnu izledik. Hayatımda bu kadar yavaş ilerleyip, bu kadar çok izleyeni olan başka ne bir dizi ne de film gördüm. Gerçi tam son dakikasında bombayı patlatıyor ve yine nefessiz izletiyor ama geçen o 2.5-3 saate yazık canım. Ne varsa yine How I Met Your Mother'da var.


En son yazımda Yıldız Kenter'in Kraliçe Lear oyununa gidiceğimden falan bahsetmişim. Çok umutlanmışım falan ama hiç de beklenildiği kadar iyi bir oyun değildi. 80'ini hayli aşmış Yıldız Kenter yien harika, sahnede amuda falan kalkıyor o yaşında ama oyun, çeviri falan kötü olunca, tek başına kendisi toplamaya yetmiyor. İzleyenler arasında Hande Ataizi falan vardı, onu gördük. Hakkaten pek güzel kadın, evet biraz estetik ameliyatı harikası ama olmuş yani, becermişler.

Son zamanlarda en çok döne dolaşa dinlediğim şarkı; Travis'in One Night'ı. Bir şarkı dinledikçe bu kadar güzelleşebilir mi yahu. Ekşi'de harika bir entry var bu şarkı üzerine. Onunla bitireyim bari bu yazımı, zira baş ağrısı canımı sıkmaya başladı..

"Sahi, ne demiştim? "bu hüzünlü konuşmanın ardından şimdi bitebilir her şey." (içten içe bitmemesini dileyerek) "böylece kızgınlıklar, kinler ve hırslar bitirmemiş olacak. hüzünlü bir vedayı hak ettik, sanıyorum.
O ne demişti? "eskisi gibi olur mu bilmiyorum ama hadi bana travis'den bir şarkı armağan et. kalmasın böylelikle hiçbir dargınlık. bu kadar basit olmalı zaten. bir şarkı ile unutulabilmeli bazı şeyler gerektiğinde"
one night demiştim hiç düşünmeden. her şeyin düzeleceğine inanmak istiyordum. renklerimden vazgeçmeye dahi hazırdım.
evet, dostluğumuz zarar görmüştü ama yeni bir gün başlamıştı bile.
but the damage's done
the new day's begun
yeni başlangıçlar eskileriyle harmanlanırken fonda eşlik etmek üzere yapılmış bir şarkı. kesinlikle öyle."


4 Aralık 2009 Cuma

aşiyan'da bir grup üniversiteli genç



O gün her şey saf bir kızın (bkz. ben) "Sosyoloji bölümünün bahçesinde ne var? Kapısı da açık, girsek ya içeri.." demesiyle başlamıştı. Sosyoloji bahçesinden Tevfik Fikret'in "sırça köşkü"ne, oradan da Aşiyan Mezarlığı'na nasıl ulaşılması kaderin bize bir çeşit oyunuydu. Tuğçe, Işıl, Çağla, Halef, Ercan, Murat ve Serkan'la birlikte Boğaziçi'nin ve Aşiyan'ın zorlu yollarından geçtik, nice mezarın üstüne bastık, nice kayaların üstüne çıktık. Bütün açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa rağmen hayatımdaki en eğlenceli mezarlık gezisiydi ve çok güzel "şeyler" gördük.

Mezar görme sevdası nerden geldi tam olarak hatırlamıyorum şimdi; ama ilk gördüğümüz mezar sevgili Tevfik Fikret'inkiydi. Evinin başucunda, muhtemelen Boğaz'ın en güzel göründüğü yerlerden birinde, usul usul yatıyor kendisi. Tevfik Fikret'in evinden alışık olmadığımız yollardan çıkmaya çalışırken bir anda kendimizi Kale Kapısı yolunda bulduk. Serkan'ın "Bakın bakın Edip Cansever'in mezarı!" demesiyle gözlerimiz Aşiyan'a çevrildi. Birden hangi ünlülerin Aşiyan'da yattıklarını düşünürken aslında hepimizin mezarları görmek için delicesine bir arzu içinde olduğunu fark ettik ve içeri daldık. Orhan Veli, Özdemir Asaf, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Attila İlhan, Tezer Özlü, Natuk Birkan, Aptullah Kuran gibi bir çok ismin mezarını gördük. Her gördüğümüz "tanıdık" mezarı, kendilerini sokakta görmüşüz heyecanı yarattı bizde. Hiçbir mezarlık gezisi de bu kadar tuhaf olamazdı heralde. Kimse mezarlık gezisi yapmaz zaten..Bu arada en çok Attila İlhan'ın mezarını beğendik sanırım, zira direk Boğaz'ın karşısında. "zaman" kavramı delisi Ahmet Hamdi'nin mezarının başında yazan iki mısrası pek anlamlıydı bir mezartaşı yazısı için: Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında. Edip Cansever'in mezartaşındaki ters karanfilse bir o kadar etkileyiciydi.


Aşiyan'dan bir şekilde kurtulabildiğimizde karşımıza çıkan Hisar'ı görüp, onun da içine girme heveslerimiz, gördüğümüz yerden girişin olmadığını fark edince suya düşse de, baya güzel manzaralı bir yer bulduk. Biraz yüksekte olduğu için ve yükseklik korkum had safhalarda olduğu için manzaranın tamamına vakıf olamasam da çok güzel olduğunu yüzlerdeki ifadelerden çıkardım.

En sonunda daha fazla atraksiyon yaşamadan okula, normal hayata, derslere falan döndük. Bugün de bütün derslerime girerek kendi rekorumu kırdım: Bir hafta içindeki bütün derslere, hepsine ama hepsine girme rekoru. Sanırım bundan sonra da böyle gidicek, zira pek sevdim dersleri. İyiymiş bölümüm yahu.

Az önce mavicik eteğiyle gelen Gizeme bulog yazdığımı söyleyince, kendisinin şu an Mat201 sınavı için ders çalıştığını burda belirtmemi rica etti. Kırar mıyım yahu Gizem'i? Gizem şimdi ders çalışıyor, birazdan da sınava gidicek. O halde herkeslere başarılar sınavda!

Bu akşam da Orkun, Nuri, Damla ve Gizemle birlikte Yıldız Kenter'in Kraliçe Lear oyununa gidicez. Yorumlar falan gayet iyiymiş, bir de kendi gözlerimizle görmek lazım. Bir daha izlemek lazım Yıldız Kenter'i ve onun bu yaşında bile bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve inanılmaz sahne performansını. Sabırsızlanmaktayım bir kez daha.

2 Aralık 2009 Çarşamba

bu akşam ne yapıyoruz??



Bu bayram tatilinde kendimle ilgili pek önemli bir şeyin farkına vardım: oldukça "muhafazakar" bir insanım. O muhafazakarın tırnak içinde yazılmanın en önemli sebebi bizim bildiğimiz anlamda kullanılmıyor olması cümlemin içinde. Bir nevi conservatistim aslında. Değişikliklerden pek haz etmiyorum, ha illa ki bir şeyler değişecekse yavaş yavaş olsun istiyorum. Mesela bakınız; 2 aydır pek alıştığım odamdan, yurdumdan, okulumdan, İstanbul'dan koparılıp İzmir'e gitmek zorunda kalmak, hele bu yolculuğun uçak gibi hızlı ve devrimsel nitelik taşıyan bir araçla olması benim psikolojimi fena halde bozmuştu. Ha İzmir'i sevmediğim falan düşünülmesin burdan, zira pek
seviyorum. Pek de özlemişim. Yaklaşık 6 senedir, yani liseden beri, bağımın kopmadığı bir çok güzel insandan bir kısmıyla buluştum Alsancak'ta. Kordon'da falan takıldık gün batarken, harika bir İzmir gününde. Her yer çok güzeldi. Ama burda önemli olan İzmir İstanbul olayı falan değil, önemli olan benim hayattaki ani değişikliklerden haz etmemem. Yoksa bir kere İzmir'e gittikten sonra oraya da hemencecik alışıyorum. Sorun oraya kadar gitmemde. Bu biraz da şeye benziyor; duşa ya da denize girmeye delicesine üşenip, bir kere girdikten sonra da hiç çıkmak istememek. Amaan öyle bir şey işte, nerden aklıma geldiyse şimdi.

Alsancak'ta kopamadığım arkadaşlarımla buluştum derken gayet ciddiydim. Bakın kanıtları. Hem de üşenmedim gecenin bir saati cağnım Cem'in kafasını şişirerek zorla elde ettim bunları. Ama kendisinin bilgisayarındaki bir takım sorunlar nedeniyle şimdilik bunlarla yetinmem gerektiği buyruldu. Koskoca Ekonomi Üniversitesi Tarih Kulübü Başkanı'na karşı çıkmak olmaz. Ayrıyetten büyük çabası için teşekkür etmeden de olmaz! Merci beaucoup Cem!

Pek çok özlediğim Filizciğimi ve Sertanımı da o gün gördüm toplu buluşma vesilesiyle pek güzel oldu. Arkadaşlık pek güzel şey yahu. Hele böyle cümbür cemaat bir araya gelince daha da eğlenceli oluyor. Hele hele eğer bir arkadaşınız köpek tarafından saçma ve trajikomik bir şekilde ısırıldıysa daha da eğlenceli oluyor. Geçmiş olsun Filiiz! Umut ve Buse falan da vardı ama zaten Buse'yi İstanbul'da çokça gördüğüm, Umut'u da ne kadar özlediğimi defalarca kendisine söylediğim için burdan tekrar onların adını anmama gerek yok diye düşünürken bir de baktım ki anmışım. Ekin vardı bir de, Burak, Eyüpcan falan vardı..Ankara tayfasından da Beril ve Selim vardı. Daha da çok olabilirdik aslında, olması gereken bir sürü insan vardı. Ama hayat şartları işte..(?)


Bugün Damlamın ve Didemciğin sınavlarının bitmesi sebebiyle bir şeyler yapalım dedik. Ama çok uzun bir süre ne yapacağımıza karar verememizden mütevellit bu yazımın da başlığı olan "Bu akşam ne yapıyoruz?" sorusu yüzlerce defa soruldu. En sonunda da birlikte yemek yiyip, sonrasında da Damla'yı bütün kurtlarını dökmek üzere Taksim'e, Didemle beni de kafa dinlemek için Starbucks'a yollama kararı aldık. Başarılı kararlardı zira. Ekin'in de sonrasında bize katılımı, sudoku çözememesiyle falan gecemizi noktaladık. Artık bütün derslerime hatta hızımı alıp PSlere bile girdiğim için erken yoruluyorum vesselam.

Dudaklarım çatlıyor! Çok kötü bir şey bu. Kızardılar, şişicekler falan. Saçma sapan bir durum. Gerçi kırmızı olması bir nebze iyi, ama acıyor da şerefsiz. Neyse artık bekleyip göreceğiz sonuçlarını. Uçuk çıkmasından iyidir..

Murathan Mungan okumamız gerekiyordu türkçe dersi için. Üç Aynalı Kırk Oda. Bir ders için kitap okuma gerekliliğine olan tepkim yüzünden bütün kitabı okumadım. Okuduğum kısmınaysa hayran kalmadım değil. Bir yer vardı ki; baya etkiledi beni:

Bazı anlarda yüzün aldığı bir ifade, sevenin belleğinde sonsuzlaşır, insan o ifadeyi her şeyden çok daha fazla özler. O yüzün sahibiyle günün birinde darıldıktan, ayrıldıktan, hatta ondan nefret ettikten sonra bile, o ifadeyi özler. Bir andır o, ama bütün zamanlara siner.