29 Ocak 2010 Cuma

Joey Tribbiani: How you doin'?


House'la evlenmek istediğimi söylediğimde (ya da onun gibi saçma bir şey) Burak'ın bana gönderdiği fotoğraftır bu. İyice terbiyesiz olmaya başladı bu çocuk.

Dizilerin beni ciddi anlamda hayata bağladıklarını düşünmeye başladım. Bunda bitmez bilmez tatilimin son zamanlarında artık canımın iyice sıkılması, izlenmesi gereken filmleri izlemekten usanmam, kitap okumaktan bile bıkmamın mutlaka etkisi vardır. İşte bu zor zamanlarda yanımda olan şey Umutcuğumun üşenmeden taa Odtülerden indirip bana ulaştırdığı House Md.'ydi. İlk sezonuna yazın, öylesine -bu öylesine daha önce hiç bu kadar yerinde kullanılmamıştı- başlamıştım. Hiç ummadığım kadar sardı, sonra yeni sezonunu bulamadım, buldum da alamadım, zart zurt. Neyse geçen 4 gün, hadi diyelim maksimum bir hafta içinde, 2.sezonunu bitirmiş bulundum. Bilgisayarımda olduğunu düşündüğüm 3. sezon aslında şifreli dev bir yalandan ibaretmiş. Bunu görünce bütün hayallerimin suya düşmesinin yanında kendimi ciddi bir boşlukta buluverdim. İşte tatilin sıkıcı kısmı da bundan sonra başladı zaten. Sanki küstah olduğu kadar zeki, ukala olduğu kadar karizmatik, ve yakışıklı- evet, bence gayet yakışıklı- olağanüstü sevgili Dr. House en yakın arkadaşımmış gibi kendisini özlemeye, geceleri onu düşünmeye başladım.(Biraz abarttım evet, o kadar da değil, merak etmeyiniz.)

House'a bu kadar takınca, aklıma zamanında taktığım diğer mükemmel diziler de gelmedi değil. Aslında çok fazla yabancı dizi fanı değildim şimdiye kadar, zira televizyonum ve ben muhteşem bir ikiliydik üniversiteye kadar, ve olanca Türk dizisini izlerdim. İzlemesem bile sadece reklamlarından neler olup bittiğini anlardım, bu özelliğim hala devam ediyor. Ama keşfettim ki sadece bana has bir şey değilmiş bu Allah vergisi sandığım şey, birçok insan sadece reklamlarından pek çok diziyi anlama imkanına sahipmiş. Sonra fark ettim ki, bu bizim dizilerimizin genel bir özelliği, durağanlığı ve sıkıcılığının yanında. Ama yine de izlediğim ve müptelası olduğum dizileri göz ardı edemem; Çemberimde Gül Oya, İkinci Bahar, Yeditepe İstanbul, Süper Baba falan şimdilik aklıma gelenler. Daha kıyıda köşede kalmış izlenmeye değer dizilerimiz de yok değil. Böyle deyince aklıma birden Bizimkiler falan geldi mesela. Daha da gelir de neyse. Güzel dizilerdi bunlar, lafımız yok. Ama artık Aşkı Memnudur, Kavak Yelleridir böyle garip garip diziler yapılıyor. Tamam Kavak Yelleri eski okulumda çekildi, tamam hala zaman zaman Kordon'da koskoca tırlarıyla çekimleri izleyebiliyoruz; ama bir yere kadar canım. Bir de Bu Kalp Seni Unutur mu var ki ona diyecek bir şeyim yok. Reyting pisliği yüzünden yayından falan kaldırılacak diyorlar, dualarımız onunla. Ergenlik aşkım Okan Yalabık'ı yeniden rüyalarıma sokan (bu da abartı), "yakın tarihimize ışık tutan", bir kaç kişi dışında herkesin çok başarılı olduğu ey dizi, hep devam et sen!


Gelelim yabancı dizilere..Dizilere değil aslında, tek bir diziye. Geçen senemi kaplayan, 10 sezonunu birden bitireverdiğim sevgili Friends. Nasıl bir diziydin sen?! Her karakterin, her bölümünle beni mutlu ediyordun yahu. Son bölümünde üzmedin değil gerçi de, senden kaynaklanan bir şey değildi, benim duygusallığım tamamiyle. Bu konularda ne kadar muhafazakar olduğumu anladığım sıralardı. Birinin gitmesine, bir şeyin bitmesine çokça üzüldüğüm zamanlar. Amaan neyse, sen her bölümünde güldürüyordun ya beni. Sağolasın e mi! Joey, Ross, Rachel, Chandler, Monica ve tabiki Phoebe. Harika karakterler, harika senaryo. İzleyin eğer izlemediyseniz. Başka da bir şey demem. Ha bir de geçen sene Orkun Phoebe'yi İstanbul'da bir yerde görüğünü söyledi. Bu konuyu da kendisiyle özel konuşun. Friends hakkında tabiki de çok şey yazmak isterdim ama pek duygulanıyorum yahu!

Şimdi How I Met Your Mother falan var. O da güzel, komik falan ama Friends'in yerini tutmuyor. Coupling de fena değildi ama İngiliz esprisi de bir yere kadar. Hayır, tamam en tipsiz erkekleriniz bile yaşlanınca çok yakışıklı oluyor ama konumuzla ne alakası var canım!

Yarın erkenden kalkıp Ankara için yola çıkıcam. Umarım yağmursuz, karsız, termometreleri sıcaklığıyla şaşırtıcak bir hava beni bekliyordur Ankara'da. Başka da isteğim yok. Ha bir de unutmadan; bir diğer isteğim de sevgili Onurcuğumun ekşisözlük nikini öğrenmek, itiraflarına erişmek. Bilen varsa söylesin. En son isteğim de House izlerken gecenin bir yarısı dinlediğim Marc Cohn'dan One Safe Place'i dinleyiniz. Pişman olmayacaksınız!

23 Ocak 2010 Cumartesi

(500) days of summer

(Ara ara spoiler içerir. İzlemediyseniz çok okumayın, izlediyseniz kesin okuyun.)

Son zamanlarda çok fazla film izlediğim söylenemezdi, ta ki finaller bitip de sevgili Polat'tan aldığım filmlere yavaştan başlama kararı alana kadar. Dün startı (500) Days of Summer'la verdim. Her ne kadar pek güzide oda arkadaşlarım Gizemciğim ve İremciğimden filmin başı, ortası ve sonuyla ilgili tonlarca spoiler almış olsam da filme merakla yaklaşmıyor da değildim. Zira dün biraz da sıkıntının etkisiyle apar topar filme giriştim, ve tek kelimeyle BAYILDIM. Son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biriydi. Romantik komedi izleme amacıyla gidenleri bolca hayal kırıklığına uğratıcak, inanılmaz göndermeleri olan harika bir bağımsız filmdi.
Evet belki ilk aşamada, ilişkide yaşanan o hayal kırıklığı teması üzerinden yola çıkarsak Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı anımsatsa da onun kadar muhteşem değildi, ama başarılıydı ya gayet başarılıydı. Sonlara doğru beni şaşırtsa, azıcık hüzünlendirse ve içten içe küfretmeme neden olsa bile film bitince inanılmaz bir mutluluk vardı içimde. Müziklerinden midir, yönetmeni Marc Webb'in daha önce klipler çekmesinin getirdiği bir avantaj olarak zaman zaman harika görüntüler ve muhteşem ışıklandırmayla adeta küçük çaplı trailerlar izliyormuş hissinden midir bilemem ama; film iyiydi ya.

Filmin oyuncuları Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel inanılmazdılar. Az önce de dediğim o trailerımsı görüntülerde, hele kahramanımız Tom Hansen'in ilk önce Summer'ın gülerken çıkardığı sesi, saçlarını arkaya atışını ve daha normal hayatta kimsenin-aşık olan kişiden başka- fark etmeyeceği özelliklerini ne kadar sevdiğini, daha sonraysa aynı özelliklerden nefret ettiğini söylerkenki yakın çekin Zooey harikaydı. Her zaman çekik gözlülerden, gülünce gözleri kısılanlardan pek hoşlansam da Joseph çocukta beni rahatsız eden bir şey vardı, pek hoşlanamadım kendisinden; ama iyi oyuncuydu şimdi. Hatta beklediğimden daha iyi bir oyuncuydu. Kendisiyle sevindim, kendisiyle üzüldüm film boyunca. Aşık bir adam ancak bu kadar güze oynanabilir, bir adam ancak bu kadar aşık aşık bakabilirdi ( Jim Carrey falan da var da artık çok yaşlandı yahu o). Zooey ise aşka inanmayan, ciddi ilişki yaşamaktan kaçınan Summer karakterinde oldukça başarılıydı. Ama sanırım Zooey'de ve Summer'da beni en çok etkileyen şey kendisinin pürüzsüz güzelliği, masmavi gözleri, simsiyah saçları ve gülüşüydü. Hayır Zooey'e aşık falan olmadım, tabiki de.


Filmde sonradan hatırlanması gereken birden fazla replik, sinema okullarında okutulması gereken harika ve inanılmaz yaratıcı bir sahne de vardı. Afişindeki "This is not a love story. This a stroy about love." sözü aslında alttan alttan 95 dakika boyunca izleyeceğimiz film hakkında bir şeyler söylüyordu; ama biz bunu anlamamazlıktan geliyorduk. Çünkü bir aşk hikayesi izlemek istiyorduk. Ama ipleri elinde tutan başarılı yönetmenimiz Marc Webb filmin başında filmde geçen olayların kimseyle ve hiçbir olayla ilgisi olmadığını, her şeyin hayal ürünü olduğunu söyledikten sonra birden karşımıza çıkan o yazıyla (Especially you Jenny Beckman. Bitch.) bize bunun gerçekten de bir aşk hikayesi olmadığının, bunun bir ayrılık ve hayal/kalp kırıklığı hikayesi olduğunun sinyallerini göstere göstere veriyordu.
Summer Tom'dan ayrılmak istediğini söylerken de, barda arkadaşça içkilerini yudumlarlarken de, trende karşılaşıp birlikte kahve içtiklerinde de, düğünde dans ettiklerinde de, Summer Tom'u evindeki partiye çağırdığında ve hatta Summer ile Tom o meşhur bankta karşılaştıklarında da Summer'ın bir şekilde Tom'a geri dönmesini bekledik en az Tom kadar( Ben sonunu bildiğim için hiç beklemedim ama bilmesem kesin ben de bekleyenlerden biri olurdum.). Ama Summer hep bizi şaşırtmayı, ters köşeye yatırmayı bildi. Sanırım filmdeki en sevdiğim replik, Tom'un adını unuttuğum sevimli arkadaşının kendisine "aşk" sorulduğunda verdiği yanıttı. Teknik olarak hayallerindeki kadının spora düşkün, daha farklı saçlara ve daha büyük göğüslere sahip olacağını söyleyen çocuk(?), fi tarihinden beri birlikte olduğu Robin'in hayallerindeki kadından daha iyi olduğunu, çünkü onun gerçek olduğunu söyler. Sanırım aşkın tarifi de budur yahu. Aşkın bir başka tarifiyse başında beri birinin sevgilisi olmaktan kaçan Summer'ın parmağındaki yüzükle birinin karısı olarak Tom'un karşısına çıktığı sahnedeydi.


Tom: I don't think that I'll ever understand that. It doesn't make sense.
Summer: It just happened.
Tom: What just happened?
Summer: I just woke up one day and I knew.
Tom: Knew what?
Summer: What I was never sure of with you.

Filmin en dikkat çekici ve orjinal bölümüyse, Tom Summer'ın çağırdığı partiye giderken ekranın bir anda ikiye bölünüp sağdaki expectation bölümüyle soldaki reality bölümünün karşımıza çıkmasıydı. Bir insanın çok kez hayatında yaşadığı böylesine bir olayın böylesine muhteşem bir şekilde karşısına çıkması çok heyecan vericiydi. Summer'la yalnız kalma, eski günlerdeki gibi muhabbet etme, birlikte olma hayalleriyle eve giden Tom'un parti boyunca yaşayacağı gerçeklik o hayallerden epey farklıydı. Bu olay, bu hayal kırıklığı sanırım daha başarılı verilemezdi. Hele fonda çalan Hero parçası Regina Spektor'ın sesinden durumu bizler için iyice dayanılmaz bir hale getiriyordu ki, zavallı Tom için film Summer'ın parmağındaki yüzüğü gördüğü anda koptu zaten.


Müziklere gelirsek; Tom ve Summer'ın ilk kaale alınacak tanışmalarının yaşanmasının sebebi The Smiths başta olmak üzere, Carla Bruni ve Regina Spektor filmde beni en çok etkileyen şarkıların sahibiydiler. Özellikle birçoğumuzun Fransa'nın First Lady'si, çıplak fotoğrafları elden ele dolaşan eski manken olarak bildiğimiz Carla Bruni harika bir iş çıkarmış. Kimseye önyargıyla yaklaşmamak gerekirmiş demek ki. Gizem'den son zamanlarda bolca duyduğum ama kimin söylediğini merak edip de sormadığım "şu şu şu sugar town" şarkısının filmde Zooey tarafından bi karaoke kulüpte söylenmesiyse keyfimi fazlasıyla yerine getirmişti. Güzel soundtrack'e bu şarkıyı da eklememek olmaz.

Karaoke barda kahramanlarımız Tom ve Summer arasında geçen bir diyalog da beni çeşitli düşüncelere sevk etmedi değil. Summer daha önce de söylediğim gibi birinin sevgilisi ya da "birinin bir şeyi" olma fikrinden pek haz etmiyordu. Aşık olduğunda ne olacak diye soran Tom'a böyle bir şeye inanmıyorsun değil mi diyen Summer'ın aldığı cevap beni küçük çapta güldürmedi değil: Bu aşk, Noel Baba değil. Aşkın varlığından bu derece emin Tom ile aşka hiçbir şekilde inanmayan Summer arasında kalmadım değil bu "aşka inanma" konusunda. Ama Gizemle filmin kritiğini yaparken fark ettim ki; Summer haklıydı. Aşkı yaşamamış birinin aşka inanması Tom'un yaptığı gibi hayalperestlik, saflık hatta daha da ileriye gidersek salaklık bile olabilirdi. Bunun beklenmesi de en az Tomunki kadar salaklık olurdu. Evet, Summer haklıydı, Summer realistti. Aşka inanmadığı için aşkı reddediyordu, daha az zarar görüyordu. Bizim zavallı, hayallerinin kurbanı Tom ise Summer ve aşk tarafından derin kalp kırıklıklarıyla bırakılıyordu o bankta, son sahnede.


"This is a story of boy meets girl. The boy, Tom Hansen of Margate, New Jersey, grew up believing that he'd never truly be happy until the day he met the one. This belief stemmed from early exposure to sad British pop music and a total mis-reading of the movie 'The Graduate'. The girl, Summer Finn of Shinnecock, Michigan, did not share this belief. Since the disintegration of her parent's marriage she'd only love two things. The first was her long dark hair. The second was how easily she could cut it off and not feel a thing. Tom meets Summer on January 8th. He knows almost immediately she is who he has been searching for. This is a story of boy meets girl, but you should know upfront, this is not a love story."

21 Ocak 2010 Perşembe

ve eski albümlerin kapıları açılır..


Öyle eski albüm falan deyince aklınız küçücük tefecik içi dolu turşucuk Hazal'a kadar gitmesin. O kadar da eski değil, daha geçen sonbaharda çekilen fotoğraflardan bahsediyorum. Edirne ve garip İstanbul gezintisinden kalan fotoğraflar... 2 ay sonunda geldiğim evimde finallerin stresi ve vücudumda bıraktığı, isimlerini Hitler ve Mussolini koyduğum uçuklarım, çoğullar; zira bir gecede 2 hatta 3 tane bile çıkabiliyorlar, dahil olmak üzere birçok izi ortadan kaldırmaya, insana benzemeye çalışırken "Şu güzel fotoğraflar da nerde yahu?" sitemim ve annemin çeşitli baskıları sonucu o "güzel" fotoğraflar memory şeyinden çıkarıldı, bilgisayara yüklendi.

Kimbilir hangi caminin kapısında

Okul başlamadan önce, kalan kısa zamanda napalım diye düşünürken gezme meraklısı ebeveynlerimin gazıyla yolumuz Edirne'ye düştü. İyi ki düşmüş; Osmanlı'nın başkenti Edirne göğe yükselen minareleri, olanca ihtişamı ve normalde hiç sevmediğim ama kızartılınca bir enfes olan ciğeriyle harika bir şehirdi. Camilere, hamamlara, kervansaraylara falan girdim, gezdim, sınır kapılarını gördüm, her ikisini de, Karaağaç'a falan gittim, çok iyiydi ya. Yine gideceğim, ama sanırım bu sefer amaç tarihi ve kültürel alan görmektense ciğer yemek olacak. Ne de olsa babamın kızıyım.

Mimar Sinan heykeli, heykelin arkasında da aslında ustalık işi Selimiye var ama görünmüyor tabi haliyle

İstanbul gezimiz ise her yıl olduğu gibi, eşyalarımı taa İzmir'den taşımak, beni sağ salim yurduma yerleştirmek için annemle babamın gelmesiyle başladı. Aslında tam da böyle başlamadı, çünkü bu sefer önce Edirne'ye sonra İstanbul'a gelmiştik. Ama amaç aynıydı; beni yerleştirmek. En azından ben öyle sanıyordum, ama şunu anladım ki, daha önce de söylediğim gibi gezme meraklısı olan annem ve babamın asıl emelleri beni yerleştirme kılıfında İstanbul'u doyasıya gezmekmiş. Bunu Taksim'de buluşup Cervantes'e kayıt olduğum, ordan Feriköy'de Hamov isimli Ermeni restoranına gidip bir güzel karnımızı doyurduğumuz, ordan Ermeni
Kilisesi'ne gitmek için yanıp tutuşan babamın peşinde kiliseye gittiğimiz, tam o gün o saatte kilisede cenaze töreninin olduğunu öğrendiğimiz, Gökçeada gibi Rumların bol olduğu ve
Paskalya'da kilisede mum yaktığımızı, yumurta boyadığımızı hayal meyal hatırladığım bir yerde yaşamış olmamıza rağmen(gerçi benimki yaşamak sayılmaz 0-4 yaş ne de olsa) hiçbirimizin kilisede cenaze töreni izlememesi ve benim de böyle şeylere meraklı olmam neticesinde nerdeyse 1.5 saat ayakta ayini izleyip, ilahileri dinlediğimiz, ordan çıkıp Balat'a, sadece Rum Ortadokslarının eğitim gördüğü muhteşem yapılı bir liseyi ziyaret ettikten sonra Fatih'e, İsmail Ağa cemiyetinin ortasına düştüğümüz, insanların, özellikle göbeklerine kadar inen sakalları olan erkeklerin annemle bana ters ters bakışları arasında adeta koşarcasına kendimizi Vefa'ya atıp bir güzel boza içtiğimiz, ordan Süleymaniye'ye geçtiğimiz ve ordan da yine Fatih'e dönerek büryan kebabı falan yediğimiz ve benim de ordan Beşiktaş Kafe Pi'ye, Orkunun doğumgününe geçtiğim, bol heyecanlı, bok atraksiyonlu, bol gezmeli ve bol İstanbullu bir gün yaşadık. O gün bir daha İstanbul'da hiçbir şekilde gitmeyeceğim yerlere gittim. Görmedim demem artık.

Feriköy'deki Ermeni Kilisesi

Ve İstanbul'da iki adımda ne kadar çok şeyin değiştiğini de gördüm. Bir yerde bir adam küçük çocuğa "Yorgo eve geç kalma, baban kızacak" diye bağırırken, iki sokak ötesinde kadınlar yolda evlerinin merdivenlerine kurulmuş dedikodu yaparken, hemen yanındaki sokakta sokakta saçı başı görünmeyen, bütün güzelliklerini siyah bir peçeyle kapatmış kadınları gördüm. Dünyanın başka hiçbir yerinde de böyle bir şey göremem herhalde. İstanbul güzel şehir vesselam.

Balat'ta bir sokak, pek belli olmasa da aslında yukarda yıkanmış çamaşırlar asılı

4 Ocak 2010 Pazartesi

ben fantastik film sevmem ki


Yeni bir yıla daha girdik. Böyle başlayan bir yazının başlığı bu olmamalıydı belki de..Ama yeni yıldan o kadar umutsuzum ki, eminim çok sevgili astrologların burcum hakkında yaptıkları güzel yorumların hiçbiri tutmayacak. İlk gününden hastalıkla ve 13 (yazıyla onüç) saat uykuyla başlanan bir yıldan ne beklenir ki? Yine de ilk anları iyiydi, sanırım yanımda olan cağnım arkadaşlarım sayesinde o da. Bir de telefonla ulaştıklarım var ki, onlar da çok cağnım. İsim vermicem artık, kendini bilen biliyor. 2009u kimse sevmemiş sanırım ama iyiydi ya bence. Fena değildi, çokça eğlendim. Üzüldüm de arada ama olsun. Bitmeyi hak etmiyordu. Belki de 2009 olanca Münevver cinayeti, Davos zirvesi, yerel seçimleriyle falan benim senemdi. İkibinon kadar şapşalca bir yazımı olan bir sene de kimin olursa olsun, ben istemiyorum. Evet pesimistiğim!


Bunca övdüğüm 2009un son zamanlarda pek de güzel şeyler yapmadım aslında. Hiç sevmediğimi bile bile, kendimi kızgın ateşlere atar gibi Avatar'a gittim. Bir de yanımda aynı benim gibi fantastik film sevmeyen Onur'u sürükledim. Sonunun böyle olacağını bilmiyordum; üç boyutlu diye, en fazla bütçeli film diye gaza geldim. Sonunda mavi yaratıklardan başka bir şey izlemedik. Biraz zalimce bir tespit olabilir belki ama, klişeydi sonuçta. 00.30da başlayıp 03.30da başlayan bir fantastik filmden ve o filmi izleyen fantastik film sevmeyen zavallı insacıklardan başka yorum da beklenemez. Ama alnımızın akıyla bir filmi daha geride bıraktık.

Diplomat okulum da bitti. Hayır, heveslenmeyin boşuna henüz diplomat falan olduğum yok. Her cumartesi sabahın köründe gittik durduk işte. İşe yarar belki ya, belli olmaz. Ama asıl önemli bitiş, yılın son günü bir ödev ve sunulmamış bir sunumla dersleri bitirişimdi. Bütün Boğaziçi'nin bitirmesi daha doğrusu. Ama yeni yılın en kötü tarafı finallerin başlayacak olması. Germiyor değil insanı, nerdeyse bir haftalık tatilden sonra gelicek finaller adaptasyon sorunu yaşatıcak bana. Tatilden ders çalışmaya sakin bir geçiş yapmaya çalışıyorum kitap okuyarak. İşe yaramaz da geçen seneki ilk dönem finalleri gibi olursa yapıcak bir şey kalmayacak artık.

2009'un son zamanlarının beni en garip ve karmaşık duygulara gark eden duygusuysa Ekin'in eve çıkışıydı şüphesiz. "Ben eve çıktım" dediğindeki mutluluğum, "Yurttan eşyaları Cuma günü taşıyacağım" dediğinde artık Ekin'in son bir buçuk senedir olduğu gibi bir aramalık mesafede olamayacağını, ne zaman istesem onu göremeyeceğimi, o ne zaman istese beni göremeyeceğini bilmek baya koydu gecenin bir vakti. Ama alıştım sonra, ev güzeldir neticesinde. En yakın arkadaşlardan birinin evi daha da güzeldir. Hem Samet'le çıktı, gözüm arkada kalmadı. Evin yeri de güzel. Yakın falan. Hele bir de terası var, kocaman. Tam mangallık. Çatı katı falan. Güzel işte yahu. Aldım elime bezi, temizlik falan yaptım acık. Pek temizlik sayılmaz ama, olduğu kadar işte. O gün dinledim bir de Şebnem Ferah'ın yeni albümünün en güze şarkılarını. Ama yine de takıldığım son şarkı, yeni yılda bu sefer yanımda olamayan, az önce bilgisayarını kafasına geçiren ve sanırım yakın zamanda ilk uçuğunu çıkaracak olan Gizemciğimin pek sevdiği Jason Mraz ve Lucky. Böyle şarkı size yazın, yazlık bir yerde geçen saf ve tertemiz bir aşk hikayesini yaşatıyor. Bana öyle geldi ya da. Ve sanırım ben de uçuk çıkarıyorum, yine yeni yeniden. Hoşgeldin ikibinon
ve hoşgeldin küçük uçuk o halde!


Vee bugün canım canım babamın ve Sertancığımın doğumgünü. Mutlu yıllar o zaman ikisine de. İkisini de çok mu seviyorum ne :)