
(Ara ara spoiler içerir. İzlemediyseniz çok okumayın, izlediyseniz kesin okuyun.)
Evet belki ilk aşamada, ilişkide yaşanan o hayal kırıklığı teması üzerinden yola çıkarsak Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı anımsatsa da onun kadar muhteşem değildi, ama başarılıydı ya gayet başarılıydı. Sonlara doğru beni şaşırtsa, azıcık hüzünlendirse ve içten içe küfretmeme neden olsa bile film bitince inanılmaz bir mutluluk vardı içimde. Müziklerinden midir, yönetmeni Marc Webb'in daha önce klipler çekmesinin getirdiği bir avantaj olarak zaman zaman harika görüntüler ve muhteşem ışıklandırmayla adeta küçük çaplı trailerlar izliyormuş hissinden midir bilemem ama; film iyiydi ya.
Filmin oyuncuları Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel inanılmazdılar. Az önce de dediğim o trailerımsı görüntülerde, hele kahramanımız Tom Hansen'in ilk önce Summer'ın gülerken çıkardığı sesi, saçlarını arkaya atışını ve daha normal hayatta kimsenin-aşık olan kişiden başka- fark etmeyeceği özelliklerini ne kadar sevdiğini, daha sonraysa aynı özelliklerden nefret ettiğini söylerkenki yakın çekin Zooey harikaydı. Her zaman çekik gözlülerden, gülünce gözleri kısılanlardan pek hoşlansam da Joseph çocukta beni rahatsız eden bir şey vardı, pek hoşlanamadım kendisinden; ama iyi oyuncuydu şimdi. Hatta beklediğimden daha iyi bir oyuncuydu. Kendisiyle sevindim, kendisiyle üzüldüm film boyunca. Aşık bir adam ancak bu kadar güze oynanabilir, bir adam ancak bu kadar aşık aşık bakabilirdi ( Jim Carrey falan da var da artık çok yaşlandı yahu o). Zooey ise aşka inanmayan, ciddi ilişki yaşamaktan kaçınan Summer karakterinde oldukça başarılıydı. Ama sanırım Zooey'de ve Summer'da beni en çok etkileyen şey kendisinin pürüzsüz güzelliği, masmavi gözleri, simsiyah saçları ve gülüşüydü. Hayır Zooey'e aşık falan olmadım, tabiki de.

Filmde sonradan hatırlanması gereken birden fazla replik, sinema okullarında okutulması gereken harika ve inanılmaz yaratıcı bir sahne de vardı. Afişindeki "This is not a love story. This a stroy about love." sözü aslında alttan alttan 95 dakika boyunca izleyeceğimiz film hakkında bir şeyler söylüyordu; ama biz bunu anlamamazlıktan geliyorduk. Çünkü bir aşk hikayesi izlemek istiyorduk. Ama ipleri elinde tutan başarılı yönetmenimiz Marc Webb filmin başında filmde geçen olayların kimseyle ve hiçbir olayla ilgisi olmadığını, her şeyin hayal ürünü olduğunu söyledikten sonra birden karşımıza çıkan o yazıyla (Especially you Jenny Beckman. Bitch.) bize bunun gerçekten de bir aşk hikayesi olmadığının, bunun bir ayrılık ve hayal/kalp kırıklığı hikayesi olduğunun sinyallerini göstere göstere veriyordu.
Summer Tom'dan ayrılmak istediğini söylerken de, barda arkadaşça içkilerini yudumlarlarken de, trende karşılaşıp birlikte kahve içtiklerinde de, düğünde dans ettiklerinde de, Summer Tom'u evindeki partiye çağırdığında ve hatta Summer ile Tom o meşhur bankta karşılaştıklarında da Summer'ın bir şekilde Tom'a geri dönmesini bekledik en az Tom kadar( Ben sonunu bildiğim için hiç beklemedim ama bilmesem kesin ben de bekleyenlerden biri olurdum.). Ama Summer hep bizi şaşırtmayı, ters köşeye yatırmayı bildi. Sanırım filmdeki en sevdiğim replik, Tom'un adını unuttuğum sevimli arkadaşının kendisine "aşk" sorulduğunda verdiği yanıttı. Teknik olarak hayallerindeki kadının spora düşkün, daha farklı saçlara ve daha büyük göğüslere sahip olacağını söyleyen çocuk(?), fi tarihinden beri birlikte olduğu Robin'in hayallerindeki kadından daha iyi olduğunu, çünkü onun gerçek olduğunu söyler. Sanırım aşkın tarifi de budur yahu. Aşkın bir başka tarifiyse başında beri birinin sevgilisi olmaktan kaçan Summer'ın parmağındaki yüzükle birinin karısı olarak Tom'un karşısına çıktığı sahnedeydi.
Tom: I don't think that I'll ever understand that. It doesn't make sense.
Summer: It just happened.
Tom: What just happened?
Summer: I just woke up one day and I knew.
Tom: Knew what?
Summer: What I was never sure of with you.

Filmin en dikkat çekici ve orjinal bölümüyse, Tom Summer'ın çağırdığı partiye giderken ekranın bir anda ikiye bölünüp sağdaki expectation bölümüyle soldaki reality bölümünün karşımıza çıkmasıydı. Bir insanın çok kez hayatında yaşadığı böylesine bir olayın böylesine muhteşem bir şekilde karşısına çıkması çok heyecan vericiydi. Summer'la yalnız kalma, eski günlerdeki gibi muhabbet etme, birlikte olma hayalleriyle eve giden Tom'un parti boyunca yaşayacağı gerçeklik o hayallerden epey farklıydı. Bu olay, bu hayal kırıklığı sanırım daha başarılı verilemezdi. Hele fonda çalan Hero parçası Regina Spektor'ın sesinden durumu bizler için iyice dayanılmaz bir hale getiriyordu ki, zavallı Tom için film Summer'ın parmağındaki yüzüğü gördüğü anda koptu zaten.

Müziklere gelirsek; Tom ve Summer'ın ilk kaale alınacak tanışmalarının yaşanmasının sebebi The Smiths başta olmak üzere, Carla Bruni ve Regina Spektor filmde beni en çok etkileyen şarkıların sahibiydiler. Özellikle birçoğumuzun Fransa'nın First Lady'si, çıplak fotoğrafları elden ele dolaşan eski manken olarak bildiğimiz Carla Bruni harika bir iş çıkarmış. Kimseye önyargıyla yaklaşmamak gerekirmiş demek ki. Gizem'den son zamanlarda bolca duyduğum ama kimin söylediğini merak edip de sormadığım "şu şu şu sugar town" şarkısının filmde Zooey tarafından bi karaoke kulüpte söylenmesiyse keyfimi fazlasıyla yerine getirmişti. Güzel soundtrack'e bu şarkıyı da eklememek olmaz.
Karaoke barda kahramanlarımız Tom ve Summer arasında geçen bir diyalog da beni çeşitli düşüncelere sevk etmedi değil. Summer daha önce de söylediğim gibi birinin sevgilisi ya da "birinin bir şeyi" olma fikrinden pek haz etmiyordu. Aşık olduğunda ne olacak diye soran Tom'a böyle bir şeye inanmıyorsun değil mi diyen Summer'ın aldığı cevap beni küçük çapta güldürmedi değil: Bu aşk, Noel Baba değil. Aşkın varlığından bu derece emin Tom ile aşka hiçbir şekilde inanmayan Summer arasında kalmadım değil bu "aşka inanma" konusunda. Ama Gizemle filmin kritiğini yaparken fark ettim ki; Summer haklıydı. Aşkı yaşamamış birinin aşka inanması Tom'un yaptığı gibi hayalperestlik, saflık hatta daha da ileriye gidersek salaklık bile olabilirdi. Bunun beklenmesi de en az Tomunki kadar salaklık olurdu. Evet, Summer haklıydı, Summer realistti. Aşka inanmadığı için aşkı reddediyordu, daha az zarar görüyordu. Bizim zavallı, hayallerinin kurbanı Tom ise Summer ve aşk tarafından derin kalp kırıklıklarıyla bırakılıyordu o bankta, son sahnede.

"This is a story of boy meets girl. The boy, Tom Hansen of Margate, New Jersey, grew up believing that he'd never truly be happy until the day he met the one. This belief stemmed from early exposure to sad British pop music and a total mis-reading of the movie 'The Graduate'. The girl, Summer Finn of Shinnecock, Michigan, did not share this belief. Since the disintegration of her parent's marriage she'd only love two things. The first was her long dark hair. The second was how easily she could cut it off and not feel a thing. Tom meets Summer on January 8th. He knows almost immediately she is who he has been searching for. This is a story of boy meets girl, but you should know upfront, this is not a love story."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
birileri bir şeyler mi demiş?