Öyle eski albüm falan deyince aklınız küçücük tefecik içi dolu turşucuk Hazal'a kadar gitmesin. O kadar da eski değil, daha geçen sonbaharda çekilen fotoğraflardan bahsediyorum. Edirne ve garip İstanbul gezintisinden kalan fotoğraflar... 2 ay sonunda geldiğim evimde finallerin stresi ve vücudumda bıraktığı, isimlerini Hitler ve Mussolini koyduğum uçuklarım, çoğullar; zira bir gecede 2 hatta 3 tane bile çıkabiliyorlar, dahil olmak üzere birçok izi ortadan kaldırmaya, insana benzemeye çalışırken "Şu güzel fotoğraflar da nerde yahu?" sitemim ve annemin çeşitli baskıları sonucu o "güzel" fotoğraflar memory şeyinden çıkarıldı, bilgisayara yüklendi.
Kimbilir hangi caminin kapısında
Okul başlamadan önce, kalan kısa zamanda napalım diye düşünürken gezme meraklısı ebeveynlerimin gazıyla yolumuz Edirne'ye düştü. İyi ki düşmüş; Osmanlı'nın başkenti Edirne göğe yükselen minareleri, olanca ihtişamı ve normalde hiç sevmediğim ama kızartılınca bir enfes olan ciğeriyle harika bir şehirdi. Camilere, hamamlara, kervansaraylara falan girdim, gezdim, sınır kapılarını gördüm, her ikisini de, Karaağaç'a falan gittim, çok iyiydi ya. Yine gideceğim, ama sanırım bu sefer amaç tarihi ve kültürel alan görmektense ciğer yemek olacak. Ne de olsa babamın kızıyım.
Mimar Sinan heykeli, heykelin arkasında da aslında ustalık işi Selimiye var ama görünmüyor tabi haliyle
İstanbul gezimiz ise her yıl olduğu gibi, eşyalarımı taa İzmir'den taşımak, beni sağ salim yurduma yerleştirmek için annemle babamın gelmesiyle başladı. Aslında tam da böyle başlamadı, çünkü bu sefer önce Edirne'ye sonra İstanbul'a gelmiştik. Ama amaç aynıydı; beni yerleştirmek. En azından ben öyle sanıyordum, ama şunu anladım ki, daha önce de söylediğim gibi gezme meraklısı olan annem ve babamın asıl emelleri beni yerleştirme kılıfında İstanbul'u doyasıya gezmekmiş. Bunu Taksim'de buluşup Cervantes'e kayıt olduğum, ordan Feriköy'de Hamov isimli Ermeni restoranına gidip bir güzel karnımızı doyurduğumuz, ordan Ermeni
Kilisesi'ne gitmek için yanıp tutuşan babamın peşinde kiliseye gittiğimiz, tam o gün o saatte kilisede cenaze töreninin olduğunu öğrendiğimiz, Gökçeada gibi Rumların bol olduğu ve
Paskalya'da kilisede mum yaktığımızı, yumurta boyadığımızı hayal meyal hatırladığım bir yerde yaşamış olmamıza rağmen(gerçi benimki yaşamak sayılmaz 0-4 yaş ne de olsa) hiçbirimizin kilisede cenaze töreni izlememesi ve benim de böyle şeylere meraklı olmam neticesinde nerdeyse 1.5 saat ayakta ayini izleyip, ilahileri dinlediğimiz, ordan çıkıp Balat'a, sadece Rum Ortadokslarının eğitim gördüğü muhteşem yapılı bir liseyi ziyaret ettikten sonra Fatih'e, İsmail Ağa cemiyetinin ortasına düştüğümüz, insanların, özellikle göbeklerine kadar inen sakalları olan erkeklerin annemle bana ters ters bakışları arasında adeta koşarcasına kendimizi Vefa'ya atıp bir güzel boza içtiğimiz, ordan Süleymaniye'ye geçtiğimiz ve ordan da yine Fatih'e dönerek büryan kebabı falan yediğimiz ve benim de ordan Beşiktaş Kafe Pi'ye, Orkunun doğumgününe geçtiğim, bol heyecanlı, bok atraksiyonlu, bol gezmeli ve bol İstanbullu bir gün yaşadık. O gün bir daha İstanbul'da hiçbir şekilde gitmeyeceğim yerlere gittim. Görmedim demem artık.
Feriköy'deki Ermeni Kilisesi
Ve İstanbul'da iki adımda ne kadar çok şeyin değiştiğini de gördüm. Bir yerde bir adam küçük çocuğa "Yorgo eve geç kalma, baban kızacak" diye bağırırken, iki sokak ötesinde kadınlar yolda evlerinin merdivenlerine kurulmuş dedikodu yaparken, hemen yanındaki sokakta sokakta saçı başı görünmeyen, bütün güzelliklerini siyah bir peçeyle kapatmış kadınları gördüm. Dünyanın başka hiçbir yerinde de böyle bir şey göremem herhalde. İstanbul güzel şehir vesselam.
Balat'ta bir sokak, pek belli olmasa da aslında yukarda yıkanmış çamaşırlar asılı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
birileri bir şeyler mi demiş?